Her yer ayrı bir renk, ayrı bir derya ve ayrı bir güzellik. Vadiler, yaylalar, asi dağlar ve hırçın dalgalar. Doğanın resmini anlatırken, sanki bir canlıyı anlatıyormuş gibi oluyor. Çünkü doğanın adı insandır ve insan kişiliği de doğanın resmidir. Her bir renk, obje, canlı ve cansız birer mistik ve felsefik fikirdir…

Gecenin en karanlığında yağan yağmur bir melodi sesi olurken ona eşlik eden ayak sesleri ise bir ritme dönüşür. Ve o ritimde bedenler dansa durur. Saçlarına, yüzüne ve gözlerine değen yağmur taneleri birer sevince dönüşür. O yüzden denir ki yağmurda yürümenin tadı bir başka olur…

Birde toprak kokusu vardır, o kokuyu içine çekerken “Ben yağmurdan sonra gelen toprak kokusuyum” dersin. Ve toprağa etki yapan rüzgar ise kuraklığın olduğu yerde yeni bir yaşamı var eder, o kadar güçlüdür ki tepeleri ve çukurları oluşturur.

Her bir rüzgar ve yağmur yeni bir günü daha bir güzelleştirir ve parlatır. Örneğin; karanlıktan sonra gelen günün ışığında demlenen çayın kokusu ve türkülerin sesiyle sabahı çekersin. Sonra bir sigara yakarsın, bütün korku ve endişelerini dumanına bırakırsın. Sabahı karşılarken bir gülümseme bırakırsın günün içine. Kalbini kıran bütün olumsuzluklara karşı kapılarını bir daha hiç içeri girmeyecekleri şekilde kapatırsın. Ve yaşam devam ettikçe umutlar da devam eder. Umut insana yeni hikayeler verir.

 İnsan büyüdükçe çelişkiler, sorgulamalar ve arayışlarda daha da bir yoğunlaşır. Tarifi imkansız duygu yoğunluğu içerisinde yaşar. Yaşama daha çok çabaladığını düşünen insan aslında çoğu zaman sadece seyirci kalır, hatta bazen huzuru aramanın ölü bir sessizlikte olduğunu düşünür.

Bazen de nefrete dönüşen şeylerden usul usul bir uzaklaşma yaşanır artık. Son defa arkaya dönüp bakılmaz bile. Ve yollara vurulmuş misali hep yeninin peşine düşülür.

 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol