Birbirinin aynısı şehirler büyüyor

Zafer Tüzün/Özel Haber 

DİYARBAKIR - Mimarlık her şeyden önce insanın birçok şeyin farkında olması ve bu endişeyle bir dünya kurarak, kalıcı izler bırakarak aşmaya çalışmasıdır. Yaşamın tüm alanlarında yapma/inşa etme çalışması ile ilgili çalışmalar olduğunu ve buna da estetiğin de olmazsa olmaz bir parçası olduğu söylenen bir meslek dalıdır.

Mimarlık bir felsefe dalıdır aynı zamanda. Yolda yürürken, yaptığınız bir esere bakmak çok keyif vericidir. Orada bir ailenin, insanların oturduğunu ve orada oturmaktan mutlu olduğunu bilmek çok güzel. Mimarlıkla ilgili Mimar Ruşen Tayfun gazetemize bu meslek adılıyla ilgili duygu ve düşüncelerini anlattı.

-Ruşen Tayfun, öncelikle sizi tanımak isteriz. Eğitiminizden ve bugüne kadarki kariyerinizden bahseder misiniz?

Diyarbakır’da İMKB Anadolu Öğretmen Lisesi’nde öğrenimimi tamamladıktan sonra Dicle Üniversitesi Mimarlık Mühendislik Fakültesi’nde mimarlık eğitimi aldım. Eğitim hayatım boyunca alanımla ilgili çalışmalarda yer alıp, eğitimlerden faydalandım. 2018’de mezun oldum. Bir yıla yakın proje hizmeti sunan bir büroda çalıştım. Şuanda Sur Belediyesi’nde encümen olarak bulunuyorum.

-Diyarbakır’da kadın mimar olmak ile ilgili düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

Bir mimar sadece bir mekânı tasarlamaz bir yaşamı tanır ve onun için en uygun koşulları en estetik haliyle ortaya koyar. Eminim her mimarın bir felsefesi vardır bende kendi felsefemin temellerini Vitruvius’tan alıyorum. Vitruvius der ki, ‘Bir mimar aynı zamanda iyi bir öğretmen, doktor, tarihçi, sosyolog vb. olmalı’ ‘çünkü sizin bir hastane tasarlayabilmeniz için hastanın ihtiyaçlarını, doktorun ihtiyaçlarını bilmeniz gerekir. Tasarımı geliştireceğiniz alanın kültürel özelliklerine ve sosyolojik yapısına hâkim olabilmeniz gerekir ki gerçekten kullanıcının ihtiyacını karşılayacak bir yapı oluşabilsin ve bu kullanım koşulları oluştuktan sonra bunu estetikte kılabilmeniz gerekiyor ki, bu yapı mimari bir eser olabilsin.

Bir kadın olarak kamusal alanın hangi noktasında olursa olsun zorluklarla karşılaşıyorsunuz. Mimarlık ve mühendislik alanları erkekleşmiş alanlar olarak görülüyor, ancak mesleklerin cinsiyeti yoktur. Büyüyen bir kadın mimar, mühendis topluluğu var ve yaşamın alanını inşa etme durumu sadece erkeklere bırakılmayacak kadar ciddi bir iş. Ben bunun farkında olduğum için öğrencilik yıllarımda bir kadın kurumunda da gönüllü faaliyet yürüttüm. Bu çalışma sırasında var olan yıkıcılığa daha net şahit oldum. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin her geçen gün büyüdüğü bir ülke içerisinde yaşamaya çalışıyoruz ancak, bu koşulları eşitlemek adına bulunduğumuz her alanda da kadınlar olarak mücadele etmeye devam ediyoruz. Mesleki anlamda bu mücadele Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) çatısı altında sürdürülüyor. Dünyanın gündeminde eşit işe eşit ücret varken, bizim koşullarımızda bunu tartışmaktan çok uzağız. Çok daha farklı problemlerle uğraşıyoruz.

-Siz bir mimarsınız... Sur Belediyesi’nde aynı zamanda encümensiniz bu sizin ve belediye için bir avantaj mı?

Ben Sur Belediyesi’nde encümen olmak için adaylık başvurusunda bulunduğumda bunun benim açımdan iki sebebi vardı. Birincisi kadın, ikincisi mimar kimliğim. Bir kadın olarak her alanda söyleyecek sözümüzün olduğu gibi yerel yönetimlerde de var. Sizin sorunuz ise benim ikinci gerekçem. Sur kentsel dönüşüm adı altında ve çeşitli gerekçelerle çok darbe almış ve yaralanmış bir mekân. Dünyada bu denli tarihsel ve kültürel mekânları incelediğimizde savaş sonrası yıkılan kentler bile, o kentlerdeki akademik alanda çalışma yürüten bireylerin ellerindeki röleve çalışmalarıyla eski kurgusuna dönüştürülmüştür. Yani demek istediğim Sur’un Toledo olma değil, Sur kalabilme şansı var. Bunu bir mimar ve encümen olarak söylemenin avantaj olduğunu düşünüyorum. Aynı zamanda Sur Belediyesi yüz ölçüm olarak Diyarbakır’ın yüzde 52’sine sahip, bu denli geniş bir alanda yürütülecek belediyecilik çalışmalarında tekniki olarak var olan bilgimin katkı sunacağı inancındayım.

-Diyarbakır’daki belediyelerin kent estetiğinin ve mimari yapının korunması açısından yapmış olduğu çalışmaları var mı varsa bunu nasıl buluyorsunuz?

Elbette ki var. Mesela Sur Belediyesi olarak TMMOB’la iş birliği içerisinde sokak sağlıklaştırma çalışması yürüttük. Bu var olanı ortaya çıkarma ve koruma açısından ciddi bir adımdır. Ya da Sur’da restorasyon çalışmaları yürütülmüştü bunlar çok olumlu ancak yeterli değil. Tabi ki şöyle bir durumda var Sur acele kamulaştırma kararıyla Çevre Şehircilik Bakanlığı tarafından kamulaştırıldığı için, biz belediyeler ve yereldeki tüm STK’lar bir yandan onun Sur kalabilmesi için uğraşırken, öte yandan da kamulaştırma kararının sonucu olan “Toledo” çalışmaları devam ediyor.

-Diyarbakır’a özgü bir mimari anlayış var fakat günümüz de eski mimariden vazgeçip yenilikler yaratılmakta bu husus neyi bize gösteriyor?

Diyarbakır mimarisi çok katmanlı ve özgün bir yapıya sahiptir. Surları anlatmaya gerek bile yok dünya mirası. Yâda benim çok hoşuma giden bir örnek vereyim; Sur’da avlulu yapılardan birinin cephesine baktığınızda harman tuğlayla bazaltı iç içe görebilme şansına sahip olabiliyorsunuz. Bana çok etkileyici geliyor. Kültür böyle bir şey birbirinin üzerine eklemlenerek devam eden bir bütün. Değişen koşullarla birlikte kentlerde değişti. Yani demek istediğim köy yıkımlarıyla birlikte büyük göçler oldu bu kente. Nüfus her geçen gün büyüdü ve Sur kenti bu ihtiyacı karşılayamaz hale geldi. Surun doğal yapısının tahribatları o günden itibaren başladı. Bunun temel sebebi de doğru temelde bir kentleşme çalışmasının, kaygısının olmamasıdır. Yoksa Howard’ın bahçe kentlerini inşa etmek ütopik değil. Sizin yeniliklerden kastınız modern mimariyse bu akım 20. Yüzyılın başında ortaya çıktı. Diyarbakır özelinde kaç tane modern mimari uyumlu eser var bilemiyorum. Bence kentlerde yapılmaya çalışılan şey birbirinin aynısı insanlar oluşturmak ve buda birbirinin aynısı mekânlar oluşturularak yapılmaya çalışılıyor.

-Bir mimari projede olmazsa olmazlarınız var mıdır varsa bunlar nelerdir?

Bir projede olmazsa olmazım yapının çevre ve kullanıcıyla uyumlu olmasıdır. Yani evet bir Eyfel Kulesi Paris’te; Dört Ayaklı Minare Diyarbakır’da olmalı. Önemli olan bu yapıların etrafını nasıl şekillendirdiğimiz. Malzeme konusuna gelince çalışacağımız malzeme çeşitliliği çok fazla. Güncel malzeme kullanımı da olmalı. Ancak yapıların ekolojik tasarlanması düşüncesindeyim. Bu şöyle algılanmasın Diyarbakır’a özgü mimari bazalttır tüm yapılarımızı bazalt inşa edelim. Aksine kişinin kişisel konutunda kullanacağı taşı elde ederken maden ocağının doğaya verdiği zararı hesaplamak gerekiyor. Kamusal bir binanın kullanım süresiyle malzemenin kullanım süresini, iklimi değerlendirmek gerekiyor. Ve gelişen teknolojiyi de göz ardı etmemek gerekiyor. Biz hala güneş panellerini yeterince yaygınlaştıramamışken, dünyanın başka yerlerinde halı saha tasarımlarında, dans pistlerinde hareket enerjisinden elektrik üretiliyor. Ekoloji bence tam anlamıyla da bunların bir bütünüdür.

-Diyarbakır’ı estetik açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şehrin görünümünü değiştiren projeler yapılıyor. Bunun için şehrin Ergani veya Urfa’ya varan kısımlarını tek incelemek yeterli değil, oradaki durum birbirinin aynısını oluşturmaktır. Ancak birde Sur’un kendi içine bakarsak örneğin Melik Ahmet ve Gazi Caddesi’nde yapılan değişimler. Türkiye’deki birçok şehre gittiğinizde aynı tasarımla karşılaşma şansınız var. Dükkânlara yapılan ahşap doğramalar örneğin. Artık seyahat etme ihtiyacı duymayacağımız noktalara geliyoruz, çünkü birbirinin aynısı şehirler büyüyor.

-Eski ile şimdiki Sur içi ve mimari yaklaşımlar açısından farklar neler?

TMMOB’un bu konuyla ilgili güçlü teknik bir raporu var. Detayları merak edenlere incelemelerini tavsiye ederim. Benim söyleyebileceğim şuan orada oluşturulmaya çalışılan mekân Sur değil. Dar, çıkmaz sokaklarıyla var olan Sur yıkılıp yerine birbirinden uzak insanları bulunacağı birbirinden geniş sokakların yer aldığı Selçuklu Mimarisi’nin izlerini taşıyan alanlar oluşturulmaya çalışılıyor.

-Diyarbakır’daki yapılar neden kentsel dönüşüme uğramalı?

Bence Diyarbakır’daki yapılarda diğer birçok şehirdeki yapılar gibi kentsel dönüşüme uğramalı. Çünkü zaman geçtikçe insan gibi yapı da hasar görüyor yâda konfor düzeyi çok düşük oluyor. Ancak kentsel dönüşümün Türkiye’deki karşılığı kelimenin anlamıyla çelişiyor. Yapıda iyileştirmeye gidilmesi gerekirken alanlarda bir yıkım gelişiyor. En başta da söylediğim gibi siz kişinin yaşam alanını yıkınca onu sadece bir mekândan koparmış olmuyorsunuz. Onun sosyal ilişkilerini de, kültürel yapısında de bir dağılma yaratıyorsunuz. Ve bunun yapılmasının sebebi de çoğunlukla rant alanları elde etmektir.

-Son olarak söylemek istediğiniz varsa?

Mimarlık bir yaşamdır. Yaşamı inşadır. Yaşam devam ettiği sürece değişemeyecek kurtarılamayacak şey yok, yeter ki istekli ve kararlı olalım. Teşekkür ediyorum.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol