YANIK EZGİLERİN ÜLKESİ, ERMENİSTAN…

13:56:55 | 2018-11-24
Şükrü ADANIR
Şükrü ADANIR      ekspresgazetereklam@hotmail.com

  Çocukluğunun büyük bir bölümü Sur’da geçirmiş biri olarak hep merak etmişimdir, Sur’un eski sakinlerini. Sur’un inşasındaki sanatsal mimari, el işlemeleri, mimarinin iç dekorasyon ile olan uyumu, sokaklardaki iç sıcaklık, bakır işleme sanatı, taş işleme sanatı,   altın ve gümüş işleme sanatı ve daha birçok alandaki sanatsal faaliyetler gibi toplumsal değerleri artırıcı girişimleri olan bu yanık bakışlı güzel insanlara ne oldu? Yıllarca beraber yaşayan insanlar ne oldu da bir gecede toplandı ve sürgüne gönderildi. Bu insanlara ne oldu? Paskalya Bayramında evlerine kutlamaya gittiğimiz Nana teyzenin sıcak ikramı, Ramazan aylarında soframıza oturan Grant amcanın hatırı için bile olsa bu soruları sormalı ve merakımı gidermeliydim.

 

                   Tam bu esnada Avrupa Birliği ve İsveç Dışişleri Bakanlığı tarafından finanse edilen Ermenistan – Türkiye normalleşme süreci destek programı kapsamında Yönetim Kurulu Başkanlığını yaptığım OSGİAD (Ortadoğu Sanayici ve Girişimci İş İnsanları Derneği) adına bir davetiye aldım. Son derece mutluluk verici bir hamle olmuştu benim için.

 

           Dernek bünyemizde altı kişilik bir heyet oluşturarak bu geziye iştirak edebileceğimizi ifade ettik. Böylelikle gizemler ülkesi Ermenistan’a olan gezimiz başlamıştı. Erivan Hava Alanında bizi Erivan Devlet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Prof. Aşhot Soghomonyan karşıladı. Yapacağımız gezinin tamamında bize eşlik edeceğini oldukça güzel bir Türkçe ile ifade etti.

 

          Program bir sonraki gün başlayacaktı ve otelimize yerleşip dinlenmeye çekildik. Bir sonraki gün otelin toplantı salonunda birçok sivil toplum kuruluşu temsilcisi,  yerel yönetim temsilcileri, iş insanları, İsveç Konsolosluk temsilcileri, basın mensuplarından oluşan yüksek katılımlı bir toplantıya geçtik.

 

        Türkiye’den geldiğimizi duyan Erivan Devlet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatında okuyan Ermeni kökenli öğrencilerde ilgi göstermişti toplantıya. Bu toplantıda proje kapsamında olan  “Temiz Diyaloğ: Ermenistan ve Türkiye’nin sivil toplum kuruluşları ve uzmanlar arasında plastik atıkların yönetmesinin en iyi tecrübe değişimi”  konularını karşılıklı bilgi alışverişinde bulunduk, oldukça keyifli ve verimli bir toplantı olmuştu. Toplantı sonrası Devlet Televizyonu muhabiri ile bir röportajımız oldu.

 

         Toplantı sonrası yine proje kapsamında Erivan gezisi başlamıştı. İşte en merak ettiğim şeydi bu.  Yüz yıl önce Sur’dan göç eden insanların gelip yerleştikleri yeri nasıl bir yer haline getirmişlerdi? Yolda karşılaştığımız insanların dış görüntüleri bizi evimizde hissettiriyordu. Tamamen bize benziyorlardı, bizi andırıyorlardı. Yüz şekillerinden tutunda giyim kuşamlarına kadar. Oldukça geniş olan cadde ve bulvarlardan ilerliyorduk. Aklımızı başımızdan alacak taş işlemeli yapıların önünden geçiyorduk. Bu yapılar kent mimarisi ile o kadar uyumlu ki, adeta tek elden çıkmış gibi. Sur’da hayranlık duyduğumuz yapıların sanki bu ustaların çıraklık dönemine aitmiş gibi bir izlenime kapılıyorsunuz. Tabi bu bana birçok şeyi sorgulamamı sağladı. Sur’da bıraktıkları eserleri koruyamamanın üzüntüsünü hissettim, bu eserleri derme çatma bakım şekilleri ile restore ettiğimizi,  birçok yapının yıkılarak gözümüzün önünde yok olduklarını, bu tarihi mekânları cafe ve kahvaltı salonu yapacağız diye sarf ettiğimiz çabanın kent sevgisi karşısındaki samimiyetsizliği, tarihi mekânların üzerine tuğla ile basit ve çirkin  yöntemlerle kaçak kat kaldırmamız ve en önemlisi bu insanların oluşturdukları eserlerden esinlenerek yanına bir benzeri yapıyı yapamamış olmanın üzüntüsünü  derinden hissettim. Onlar gittikleri yeni ülkelerine bilgi ve becerilerini artırarak yeni ve planlı bir şekilde yeni bir kent, yeni bir ülke yaratmışlardı. Paris’in kent imarını planlayan kişiye Erivan’ın imar planını hazırlatmışlardı.Karşılaştığımız birçok şey üzüntü ve duygusallığı farklı bir evreye taşıyordu. Kendimizi mutfağımızda, sofralarımızda hissediyorduk, aynı yemekler, aynı tatlar, aynı sunumlar. Ünlü Yerivan Tavernasında bizim için düzenlenen yemekte dinlediğimiz müzikten tutunda, gösterilen oyun ve folklorda bizim ezgimiz, bizim motiflerimiz vardı.

 

        Kültürel dezenformasyonun olmadığı nadir ülkelerden biriydi Ermenistan. Kendi kültürünü içine sindirerek yaşıyordu. Bu kadar benzerlik hissettiğimiz bu toplum ile etkileşim düzeyimiz apaçık ortadaydı ve yaklaşık yüz yıldır bir birine kapalı olan bu küskün kardeş toplumların küskünlüğünü o sert betonun altından muhakkak çıkarılmalıydı. Bu kadar benzeşen ve sınır komşusu olan iki toplumun bunca zaman sınır kapılarını kapatmış olmanın bir sonraki kuşaklara bırakılacak ve açıklanamayacak bir kusurdur. Konuyu ticari açıdan ele aldığımızda ise, Iğdır iline 50 km mesafede olan Erivan’a Gürcistan üzerinden 9 saatte ulaşıyor olmak ve Gürcistan üzerinden ticaret yapılmasına zorlanmak ticaretin genel kabul edilmiş kurallarına uymamaktadır. Türkiye pazarı ile bire bir aynı olan yanı başımızdaki pazara kapımızı kapatıp, Dünyanın bir diğer uçuna gidip yeni pazarlar keşfetmek ticari teamüllere uygun değildir. Hele ki birkaç yılda global ekonomik krizlerin yaşanıldığı gerçeği apaçık ortadayken, yanı başımızdaki pazarları gözden çıkaramayız.   

 

           Dünyaca ünlü ve eski olan 200 yıllık Konyak Fabrikasını büyüleyici mahzenlerini gezdik. Erivan yer altı tünellerine girdik, sanırım bu fabrika ve tünel gezileri bize özel tasarlanmış ve özel izin ile çıkarılmıştı. Bu fabrikanın hikâyesi Dünya girişimcilik klasiklerine girmiş bir rol modeldi. Türkiye’deki karşılığı TOBB ve TUSİAD olan Ermenistan Ticaret Odası ve Ermenistan Sanayici İş Adamlar Derneğine konuk olduk. Oldukça verimli görüşmeler yaptık. Ermenistan Ticaret Odası Başkanı aynı zamanda Ermenistan – Türkiye iş Konseyi Başkanı olması münasebetiyle konuyu derinlemesine ele aldık. Karşılıklı olarak ticaret yapmanın olanaklarını konuştuk, önerilerde bulunduk, öneri aldık. Diyarbakır’dan getirdiğimiz ve onları simgeleyen mesleklerden olan Bakır işlemeli plaketler sunduk.

 

       Bir sonraki gün, Sevan Gölüne gittik, burada unutamayacağımız türden balık ağırlıklı yemekler yedik, harikaydı her şey. Daha sonra Hrant Dink Vakfı ile URBAN Vakfı’nın daveti üzerine vakıf ekibiyle sıcak görüşmeler yaptık. Türkiye’den gediğimizi duyanlar Büyükbabalarından, Büyükannelerinden duydukları anıları, yarım yamalak Türkçe şarkı ve atasözlerini gözleri yaşlı olarak dillendirip bize sarıldılar.    

        

         Daha birçok  ayrıntı içeren gezimiz beşinci gününü doldurmuş ve gezinin sonuna yaklaşmıştık. Sevgili Aşhot Soghomonyan bizi havaalanına bırakıp yolcularken, ekibin tamamında bir burukluk, bir üzüntü hakimdi. Çok etkilenmiştik bu yanık ezgiler dinleyen halktan. Kendimize çok benzetmiş ve kendimizi görmüştük onlarda. Hemen yanı başımızda olan bu halk oysa başka bir gezegendeymiş kadar uzak bilmiştik onları. Her iki toplumda ön yargılarını bir kenara bırakmalı ve geçmişte yaşanan olumsuzlukları sürdürmenin  her iki topluma da bir şey kazandırmadığı gibi bundan sonrada kazandıracağı aşikardır. Kaf dağının ardında olduğunu sandığımız ülke evimizin yan odası kadar yakın ve sıcaktı.

           

            Bu gezide edindiğimiz diyalogu sürdürmeyi tüm içtenliğimle istiyor ve diliyorum. Bu geziyi yapmamıza sağlayan tüm bileşenlere ve gezi boyunca yanımızdan ayrılmayan Sevgili Aşhot Soghomonyan, Nune Ghazakhetsyan, Nonna Margaryan. Tercümanlık hizmetlerinden dolayı Elen Kokchyan.  Bizleri evinde ağırlayan Izabella Sahakyan ve tüm aile bireylerine. OSGİAD heyeti, sayın Abdullah TOY, Hüsnü PERVANE, Mehmet AKYIL, Baver NART ve Kahraman AĞAOĞLU’na teşekkürlerimi sunarım.

 

 

Sevgiyle,

Şükrü ADANIR

OSGİAD Yönetim Kurulu Başkanı  

 

 

 

        

 

 

-- Adversting 6 --

 




ETİKET :  

Tümü