Yaşamın yorgunluğundan bezip, her şeye boş verdiğiniz anlar oldu mu hiç? Hani, “Satayım dünyanın gelmişini geçmişini!” dediğiniz anlar. Umutlarınızın tükendiği, içinizin karardığı, kendinizi ölüme yakın hissettiğiniz anlar…

Bazen benim başıma gelir…

Boş veririm, yaşamın güzellikleri görünmez gözüme, içim daralır, umutlarım tükenir, göğümün tüm güneşleri kararır. Yaşam adeta karanlık bir mahzenin kuytuluklarına döner. “Merhaba” diyen insanlardan bile kaçarım. Aslında, yaşama karşı o kadar da karamsar biri değilim… Dedim ya, her insanın gücünün tükendiği bir an vardır. İşte bu anlarda bir mucize bekler insan.  Yeniden tutunmak için hayatın dallarına, umudu yeşertmek, sevgiyi, güzelliği yeniden yakalamak için…

Bunu çok iyi anlatan güzel bir öykü var…

Baba ormanda iki çocuğu ile yürüyüşe çıkar. Uzun bir yürüyüşten sonra oldukça yorulan küçük çocuk yalvarırcasına bakan gözlerle "Babacığım, çok yoruldum. Lütfen beni kucağında taşır mısın?" der. Baba, "Ben de yorgunum oğlum," deyince çocuk ağlamaya başlar. Baba tek kelime etmeden ağaçtan bir dal keser. Dalı bıçakla biçimlendirip çocuğa zarar vermeyecek biçimde yontar. Sonra dalı oğluna verir, "Al oğlum, sana güzel bir at," der. Çocuk sevinç içinde dal parçasından yontulmuş ata biner ve sıçrayarak koşmaya başlar. Babası ve ablasını geride bırakmıştır bile... Baba gülerek kızına "İşte hayat budur kızım. Bazen zihnen ya da bedenen kendini çok yorgun hissedersin. İşte o zaman kendine değnekten bir at bul ve neşe ile yoluna devam et. Bu at; bir arkadaş, bir şarkı, bir çiçek, bir kitap, bir şiir veya bir çocuğun tebessümü olabilir," der.

Dal ata ihtiyacımız olduğunda, yanımızda hep birilerini ararız. Bu belki candan bir dostun dudaklarından çıkacak iki sözcüktür. “Bana yaslan!” yaslanacak bir omza çok ihtiyacımız vardır o anda…

Ancak, dostlarıyla anlamlı bir yaşam sürer insan.

Dostlar, yaşam tam kararmak üzereyken, aydınlık mumunu yakarak, önünü açar insanın. Herkes terk etse de o uzaklaşmaz, yakınlaşır, varlığıyla ısıtır bizi. Arkadaşlarımıza, dostlarımıza sımsıkı sarılmalıyız. Bizi herkes duyar, ama dostlarımız söylediklerimizi dinlerler. Gerçek dostlar ise, söylemediklerimizi bile hissederler. Bir yerde okumuştum; “Arkadaş yüreğimizdeki melodiyi bilen ve sözlerini unuttuğumuzda bize onu mırıldanandır” diyordu. Yüreğimizin melodisini bilen kaç dostumuz vardır yaşamımızda acaba, hiç düşündünüz mü? İçimizdeki melodiyi bilen, ruhumuzun gelgitlerini de iyi bilir. Girdaplardan çeker kurtarır bizi.

Bazen zamansız dalar giderim… Acaba, bunca yıllık yaşamımda kaç tane gerçekten ‘dost’ diyebileceğim insan vardır yanı başımda…. Dostlarımın çoğunu yaşam başka şehirlere savurmuş… Ben bir şehirde, onlar başka şehirlerde, hep uzak kaldık birbirimizden. Ayda, yılda bir kez telefonlaşırız o kadar. Eskiden mektup vardı, biraz emek harcar, dosta özlemlerimizi satırlara dökerdik. Şimdi, e-mail ya da kısa mesajlar moda olmuş. “Slm, naber? İyi olmanı dilerim. Bay!.” Bu kadar. Birkaç kuru, ruhsuz, her türlü güzellikten mahrum, hiçbir şey ifade etmeyen sözler. Bir dosta, bir arkadaşa söyleyeceklerimiz, içimizde, ruhumuzda fokurdayan duygular bu kadar mı? Böyle mi olmalı? Cansız, zaman dışı, murdar birkaç kelime. Ne acı! Teknoloji geliştikçe insanlar sanal âleme teslim oluyor, adeta kendi kabuğuna çekiliyor. Sohbetten uzak, büyüklerimizin deyimiyle “cemaat görmemiş” çocukların oluşturacağı bir toplum ne kadar yardımsever ve hümanist olabilir. Özellikle metropol şehirlerde çok katlı binaların daracık odalarına hapsolmuş kişilikler, sabahtan akşama kadar bilgisayar başında, sonrasında ise, televizyon karşısında kilitlenip kalan insanlar. Dış dünya ile tamamen kopuk, insani ilişkilerden habersiz bir nesil sarıp sarmalıyor bizi…

Böyle bir ortamda gerçek dostluklar kurulabilir mi? 

Yüreğimizdeki melodiyi duyanlara ihtiyacımız var. Yorgun düşüp, her şeyden umudumuzu kestiğimiz anlarda,  bize daldan bir at uzatacak birinin sıcaklığını ararız. Gündelik işler ve hayatın koşuşturmaları hiçbir zaman bitmez. Dostlarımıza, arkadaşlarımıza zaman ayırmalıyız. Darda kaldıklarında birileri de bizi hatırlamalı. Birilerinin yüreğindeki melodiyi de biz bilmeliyiz. Düşündünüz mü hiç hayatta kaç arkadaşımızın duygularına tercüman olabiliyoruz.

Yorgun düştüğümüz anlarda bize daldan bir at uzatacak, sıcak bir el olmalı hep yanımızda…

Bir arkadaş, bir şarkı, bir çiçek, bir şiir, bir kitap…  Uzandığımızda ulaşabileceğimiz, yakalayabileceğimiz bir umut. İçimizdeki melodiyi bilen bir dostumuz olmalı bu dünyada…

Solan umutlarımızı yeşertecek bir pınarın serinliği vurmalı yüzümüze.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol