Varoluşla birlikte ölüm korkusunu soğuk bir hançer gibi hep ensesinde hissetti insanoğlu. Tarihimizle başlayan ve bizimle yürüyen bir gölgeydi bu korku. Yanı başımızda kazalara tanık olduk kimi zaman, ölüleri, yaralıları taşıdık, onların hayata tutunmak için nasıl çırpındıklarını gördük. Kimi zaman bir akrabamız, yakınımız öldü, cenazelerini taşıdık. Çaresizlik içinde mezara gömdük onları, arkalarından elimiz, kolumuz bağlı bakakaldık. Ama ölümün gelip bir gün bizi de bulacağı gerçeğini de unutmadık, hep bu gerçekle yaşadık, yaşıyoruz.

Mezar bizler için nasıl bilinmezliklerle doluysa, hayat da tesadüflerle sarılıydı. Mezar ve mezar ötesi hep kafamızı meşgul etti. Bir yanda tüm gerçekliğiyle bize gülümseyen yaşam, öte yanda meçhullerle dolu mezar ve mezar ötesi “öteki dünya” cennet, cehennem…

Filozofların insanlık tarihi boyunca ilgiyle izlemeye, yorumlamaya çalıştıkları, değişik kavramlar yükledikleri mezar ötesi her zaman var oldu bilinçaltımızda. Ölüm korkusu da yaşadığı süre içinde hep insanla olmaya devam etti. Kaçınılmaz sona herkes kendince anlamlar yüklemeye çalıştı. Bazıları dünyanın ‘imtihan yeri’ olduğunu, gerçek yaşamın öbür dünyada olacağını, cennet, cehennem ikilisinin bu nedenle var olduğunu, sonsuz yaşam için bu dünyanın sınanma yeri olduğunu savunurken, bazıları, ruhlarımızın ölümden sonra başka bedenlerde yaşamaya devam edeceğini, yaşamın sonsuz olduğunu dile getirdi. Kimileri ise, mezar ötesi bir yaşamın asla olmadığını, bu dünyada yaşamın sınırlı bir zaman dilimi içinde gerçekleştiğini bu nedenle bu kısıtlı zamanda mutluluğu yakalamanın önemli olduğunu savundu.

Gerçek olan bir şey var ki, bu dünyada herkes kendi hayatını yaşar. Yazgısını da davranışlarıyla, tercihleriyle biraz kendi eliyle şekillendirir. Korkularını, tedirginliklerini kendisi yaratır aslında. Ölüm korkusu, ayrılık korkusu, yaşlanma korkusu, yalnızlık korkusu, işsiz kalma korkusu, reddedilme, sevilmeme korkusu ve daha nice korkular. Bu korkuların üstesinden gelmek için hep bir destek ararız. Yaslanılacak bir omuz, sığınılacak bir liman, bir kucak, bir sevgili eli, bir anne şefkati, bir baba merhameti…

Korkularımızı bastırmanın en iyi yolu aşık olmaktır. Aşk ölüm korkusunu yok eden tek duygudur. Aşık olduğunda insan, sevdiğinin peşinden gözü kapalı maceradan maceraya atılır. Ölümü, yenilgiyi asla düşünmez. Aşk uçurur insanı, ayaklarını yerden keser. Bu ancak yürekten bir bağlanmayla olur. Derin bir sevgiyle sevgiliye sarılmak, herkesi, her şeyi, yaşamı sevmekle olur. Yüreğini sonuna dek sevgiye açanların korkuları kalmaz. Sevgi tüm kapıların anahtarıdır. Sevgi yaşamı çiçek bahçesine dönüştürür. Bin bir renkli, insanı sarhoş edecek denli güzel kokulu çiçek bahçelerine.

Ölüm korkularla vardır, korkuların gölgesinde büyür.

Aşk ölümü de aşan, tüm korkuları yerle bir eden aydınlık bir duygudur.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol