Kaç uzun geceden çıktın sabaha sen de bilmiyorsun…

Bedenin terli, yüreğin yıkık, ruhun yangın yeri… Seviyorsun. Sevmek, hangi dilde gerçek anlamını buluyor bilmiyorsun. Sadece uykusuz gözlerle önünde alabildiğine uzanan bozkıra bakıyorsun. Gülüyorsun, sevdiğin de yüksek bir tepeden masmavi denize bakıyordur şimdi. Ama yeni doğan günün kızıllığını sen de görüyorsun o da. Körfezin dalgaları olmasa da gök mavi bir deniz gibi dalgalanıyor önünde. Kuru, ılık, dağ çayı kokan rüzgarı çekiyorsun ciğerlerine. Uzaklardan bir türkünün acılı ezgisi asılı kalıyor dudaklarına… “Dağlarına dargınım / yollarına yorgunum / gözlerine sürgünüm yar… ”Kanayan yüreğinin  acısı yüzüne vuruyor.  Baktığın her yerde onu görüyorsun. O, tutkuyla bağlandığın, gece ayın, gündüz güneşin olan sevgiliyi.

Sevdan uykusuz bırakıyor seni. Acı çektiriyor, kanatıyor, yarana dokunuyor…  Ağzında acı bir tat, kalbinde sızı, bedeninde titreme. Konuşmak istemiyorsun kimseyle, dış dünyaya tamamen kapalısın. Karanlık odalarda, ruhunla yalnızsın. İmkânsız bir aşkı yaşıyorsun, cehennem ateşi gibi içini kavuran bir aşkı… Töreler, yargılar, aşiret kanunları, ilahi kitaplar ussunda alev topu gibi devinmekte. Hepsine savaş açmışsın. Bir tek yüreğine güveniyorsun, bir tek onun sesini dinliyorsun. Çocukluğundan başlayarak seni korku çemberine alan ne varsa, tümünü yıkıyorsun. Ardından yüz binlerle ölüme yürüyen bir savaşçı edası var duruşunda. Yorgun ama metanetli gidiyorsun.

Bir bakışı, bir çift sözü yeterdi…

Gözlerindeki ilahi ışıltı yeterdi, tutunman için yaşamın kıyısına. Seni hayata bağlayan onun yüreğindeki ılıklıktı… Belki yüreğinden yüzüne yansıyan güzellikti.  Dünyanın tüm kahırları bitiyordu, o düşünce aklına. Ekmek derdi, hınca hınç sokakları dolduran arabalar, başıboş kalabalıklar, faturalar, koşuşturmalar, günlük yaşamın çetrefilli bin bir derdi, bir kuş tüyü hafifliğinde uçup gidiyordu. Bir de insanların iki yüzlülükleri, samimiyetsizlikleri, alaycı gülüşleri, kibirleri, kendini beğenmişlikleri, söylevleri, yalanları, düzenbazlıkları, üçkâğıtlıkları, şerefsizlikleri.  Sevda bambaşka bir şey... Onu anlamak için yaşamak gerek.  Âşık olan, seven birinin yüreği ilahi şefkatle,  doğayı, canlıları sevme, koruma duygusuyla doluyordu. Bunu sen insanlara anlatamazdın, onların da birebir yaşamaları gerekiyordu. Bu yüzden kimse seni anlamıyordu işte.

İşte bu yüzden, her şeyini kaybetmiş, duvar dibine çömelmiş bir ananın acılı ağıtı gibi çıkıyordu ağzından sözcükler konuşunca. Bu yüzden dağların yalnızlığı vardı yüreğinde, bu yüzden yıkık duvarlar gibi perişandın.

Oysa ondan gelecek bir tatlı söz yaşama sebebin olacaktı…

Güneşin olacaktı… İçindeki isyanı bastıracak, ısıtacaktı. Hep bekledin, kanayarak, acı duyarak bekledin. Âşık olduğun içindi çektiklerin. Sen bunu kabullenmiştin. En baştan kabullenmiştin. Âşık olmak, hayattaki, insan yaşamındaki en gizemli, en tutkulu duyguydu. Ateşti, suydu, cennetti, cehennemdi, aktı karaydı, yaşamdı, ölümdü. Âşık olmak; yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgiye teğet geçen duyguların toplamıydı.

İşte bu yüzden kimse anlamıyordu seni…

Bu yüzden işte, kaç uzun geceden çıktın sabaha sen de bilmiyorsun…

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol