Senin şarkını mırıldandım yine bu akşam…

Yine yalnızım. Herkesten kaçıyorum, cehennem yalnızlığı bu, ifade edemediğim bir ruh hali. Görenler serseri sanıyor. Güneş aceleyle toplayıp gidiyor son kırıntılarını… Gök balçıkla sıvanıyor, önce morarıyor denizin yüzü, dağların ardı, sonra karanlığa bulanıyor. Balık ve deniz kokusu dolu o koydayım… O baş başa defalarca sabahladığımız yerde.

Senin şarkını söyleyince, yalnızlığım dağılıveriyor. Ruhumun gelgitlerinde devinen kederler uçup gidiyor. Şarkınla daha bir sevecen oluyor balıkçılar. Ay ışığında yakamozlaşıyor deniz. İşte tüm güzelliğinle karşımdasın, ılık bir meltem dalgalandırıyor saçlarını. Gecenin en yalnız, en mahrem yerinde uzanmış beni bekliyorsun. Bir şarkı her şeyi yeniden yaratıyor. Şarkınla aydınlanıyor, gece, yakamozlaşıyor deniz… Dalgalar durgunlaşıyor. Ilık esiyor, yosun kokan rüzgâr. Kollarımı açasım geliyor, sana sarılasım, seninle dönesim, birlikte ölesim geliyor… Gül kokuyor, deniz kokuyor saçların. Yüzün apaydınlık bir körfeze dönüşüyor. Yüzüne bakınca dünyayı görüyorum, neler yok ki o beyaz aydınlıkta. Sevmelerin, sevişmelerin en güzeli, aşkların en yücesi, en kutsalı, yüzün bir meleğin ilahi yansıması…

Senin şarkını mırıldanıyorum bu gece…

Bu gece tüm yıldızlar konuğum oluyor… Ay ışığı, denizin esintisi, balıkçı şarkıları… Yalnız başıma sabahlıyorum, o ıssız koyda. Şafakla uyanıp terminale koşuyorum. Senin şarkını mırıldanıyorum yine, neşeyle. Banklarda bekleyen uykusuz adamlar şaşkın gözlerle bakıyor bana. “Aşk” diyorum, “insana her şeyi yaptırıyor değil mi?” bir anlam veremiyorlar, sadece bakıyorlar öylece… Yere atılmış solgun bir demet çiçek görüyorum sonra… Rengi solmuş karanfiller boynu bükük... İçim parçalanıyor. Susuyorum, şarkı söylemek gelmiyor içimden, hüzünleniyorum.

Şarkılar da solar mı böyle çiçekler gibi? Zamanı gelince, solar evet… Sahipsiz kalır, unutulur şarkılar da. İçimdeki adamla konuşuyorum uzun süre, ona anlatıyorum, ruhumun gelgitlerini. Sonra şehrin tozlu sokaklarına dalıyorum, limon kokuyor kaldırımlar. Yeşil rengi yüzüme vuruyor, limon ağaçlarının. Ruhumdaki kederleri tarif edemiyor hiçbir renk. Anlam veremiyor. Nedense, gözlerini limon çiçeklerine benzetiyorum… Aşkın gerçek anlamını hangi bilge açıklayabildi ki zaten, hangi yazar yazabildi aşkın romanını, hangi şair, şiirini…

Yaşlı bir adamla karşılaşıyorum, her gün aynı saatte…

Sahilde mızıka çalıyor, dans ediyor… Ruhumun tüm fırtınalarını dindiriyor mızıka sesi. Dalıp gidiyorum anılarımın karanlıkta kalan yanlarına. Öyküsünü dinliyorum, mızıka çalan adamın. Uzun yıllar önce kaybetmiş izini sevdiğinin ve o günden beri hep mızıka çalıp bu sahilde bekliyormuş onu… “Ezgiler, beni ona götürüyor, adım adım yaklaşıyorum nefesine” diyor. Ne tesadüf bu sahilde sevdiğini bekleyen yalnız o değil. “Biliyor musun” diyorum, “Ben de aynı sesle uzaklara gidiyorum, ben de bekliyorum çok uzaklardan gelecek olan birini…” Gülüyor… Bir ezgide iki iz sürdürülebilir mi, neden olmasın?

Yaşlı adamın çaldığı mızıka senin şarkını anımsatıyor. Yoksa tüm şarkılar birbirine mi benziyor? Bekleyen insanların şarkıları mı aynı ezgileri taşıyor… Yoksa bekleyen herkes birbirinin aynı mı?

      Çünkü, mızıka çalan adamın gözlerinde kendimi görüyorum her gece?

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol