Güncel

1991 baharı…

Takvimler bir mevsimi gösteriyordu ama aslında bir halkın kaderi yeniden yazılıyordu.

Abone Ol

Takvimler baharı gösteriyordu ve fakat, Kürdün alnına yine kan yazılmıştı.
1991’de Irak Kürdistan Bölgesindeki Bahar Ayaklanması, sadece bir başkaldırı değildi. Bu, yüzyıllardır bastırılan bir sesin bir anda göğe yükselmesiydi.
Tüm sağır sultanları bile uykusundan uyandıran cinsten.
Kürtler, korkunun küllerinden doğrulup kendi hikayelerini yeniden yazmaya kalktılar.
Tıpkı bir Anka Kuşu misali, zehredilmiş bir yaşamı bal eylemeye kalktılar.

Şehirler birer birer özgürleşirken, sokaklarda yalnızca sevinç değil, aynı zamanda ‘artık yeter’ diyen bir tarihin yankısı vardı.
Yankısı, kulaklara hala misafir olan…
Kerkük’te, Erbil’de, Süleymaniye’de yükselen o ses, aslında bir halkın kalp atışıydı.
Ama tarih, umutla acıyı aynı sayfaya yazmayı sever.
Ve o sayfada ancak ‘direnenler’ konuşulur - yazılır - anılır …
Bu dünyaya hiç veda etmeyecek gibi yaşayan Saddam, başını iki avucunun arasına alıp düşündü.

‘Bir şey yapmalıyım, bu halkı yok etmeliyim’ diye düşündü, beynini kemirircesine.
Ordusu geri döndüğünde Saddam Hüseyin’in, gökyüzü karardı.
Saddam’ın kalbinin karartısı yerleşmişti Kürdün semalarına. Tankların sesi, çocukların uykusunu böldü. Top mermileri, sadece evleri değil, hatıraları da yıktı. Ve o an, insanlığın en ağır sorularından biri yeniden soruldu:
‘Kalmak mı, yoksa her şeyi geride bırakıp gitmek mi?’
Kürtler o gün bir yol seçti.
Topraklarını değil, esareti terk ettiler.
1991 Kürt Göçü…
Bu ifade, aslında kelimelerin taşıyamayacağı kadar ağırdır. Çünkü bu, bir göç değil bir halkın yüreğinin yerinden sökülmesidir. Anneler çocuklarını sırtlarına bağladı. Yaşlılar bastonlarına değil, umutlarına yaslandı. Küçük çocuklar, neden yürüdüklerini bilmeden yürüdü. Dağ yolları, insan sesleriyle doldu. Açlıkla, korkuyla, ama en çok da direnme iradesiyle…

Yürüdüler, yürüdüler, yürüdüler…
O yürüyüşte kimse sadece kendini taşımıyordu.
Herkes geçmişini, dilini, acılarını ve umudunu taşıyordu.
Türkiye ve İran sınırlarına dayanan o kalabalık, aslında dünyanın vicdanına dayanmıştı. Soğuk, insanın içine işleyen bir bıçak gibiydi. Açlık, sessiz ama acımasızdı. Ama en ağır olanı belirsizlikti.
Bir halk, bilinmezin kıyısında bekliyordu.
Beklemek zordur, kötüdür ve çürütür insanı.
Ve dünya, uzun bir sessizlikten sonra konuşmak zorunda kaldı.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından alınan 688 sayılı karar, belki kâğıt üzerinde birkaç paragraftı. Ama o gün, o dağlarda bekleyen insanlar için bir nefes, bir umut, bir geri dönüş ihtimaliydi. Gökyüzüne çizilen görünmez bir sınır, ölümün yönünü değiştirdi.

Ama hiçbir karar, o yürüyüşün izlerini silemedi.
Çünkü bazı acılar tarihe yazılmaz, kalplere kazınır.
O gün dağlarda yürüyenler, sadece bir felaketten kaçmadı.
Onlar, bir halkın boyun eğmeyeceğini dünyaya gösterdi.
Onlar, ‘yaşamak’ kelimesine yeniden anlam verdi.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, o bahar sadece bir ayaklanma değil, bir dirilişti diyebiliyoruz.
Bir halkın kendi küllerinden doğuşu, bir daha asla tamamen susturulamayacağının ilanıydı.
Ve belki de bu yüzden…
Her bahar geldiğinde, rüzgâr biraz daha hüzünlü eser o topraklarda.
Dağlar, o yürüyüşün ayak seslerini hâlâ saklar.
Ve annelerin gözlerinde, o günlerden kalan bir parça keder, bir parça gurur yaşar.

Çünkü bazı hikâyeler bitmez…
Kuşaktan kuşağa, bir yara gibi değil bir direniş mirası gibi aktarılır.