Birkaç saniyelik videolar, dikkat çekici başlıklar ve daha fazla etkileşim uğruna üretilen içerikler artık hayatımızın bir parçası haline geldi.
Ancak son yıllarda dikkat çeken başka bir durum daha var: Kentlerin kültürel değerleri de bu tüketim yarışının bir malzemesine dönüşüyor. Özellikle tarihi ve kültürel mirasıyla öne çıkan şehirler, sosyal medyada çoğu zaman gerçek kimliğinden koparılarak sunuluyor.
Birkaç saniye daha fazla izlenmek, birkaç beğeni daha almak ya da daha fazla paylaşılmak için kentin hafızasını oluşturan değerler sıradanlaştırılıyor, kimi zaman da karikatürize ediliyor. Elbette herkes içerik üretebilir. Herkes yaşadığı kenti kendi gözünden anlatabilir. Sorun tam olarak burada başlamıyor. Sorun, bir kentin yüzlerce yıllık birikiminin yalnızca dikkat çekmek amacıyla kullanılması ve bunun medya tarafından da sorgulanmadan dolaşıma sokulmasıyla başlıyor. Daha düşündürücü olan ise bazı medya kuruluşlarının bu içerikleri haber gibi sunmasıdır.
Oysa gazeteciliğin görevi sosyal medyada ilgi gören her görüntüyü çoğaltmak değil, topluma doğru ve anlamlı bir perspektif sunmaktır. Bir içerik viral oldu diye haber değeri kazanmaz. Eğer medya da beğeni ve tıklanma yarışına teslim olursa, kentin kültürel mirasını koruyacak alanlar giderek daralır. Kentler sadece binalardan, sokaklardan veya tarihi yapılardan oluşmaz. Onları asıl değerli kılan hafızalarıdır.
O hafıza aşındığında geriye yalnızca görüntü kalır.
Görüntü ise birkaç saniye sonra başka bir görüntünün arasında kaybolup gider.
Bugün sormamız gereken soru şu: Daha fazla beğeni almak için neyi feda ediyoruz?
Eğer cevabın içinde kentlerin hafızası varsa, durup yeniden düşünmenin zamanı çoktan gelmiş demektir.