Beli sağlam adam!

Sırtında onca yükle yokuşu nefes nefese tırmanıyordu. Ne kadar ağırlık taşıyordu, bilmiyordu.

Abone Ol

Merak etmiyordu. Çünkü bilinçaltına yedeklenmiş onca ruhsal ağırlığın yanında, bu fiziki ağırlığın adı sayılmazdı. O şimdilik sağlam bir hamal olduğunu ispatlamaya çalışırken, mal sahibi kendisi tarafından yapılacak toplam seferin sayısını hesaplıyordu. Ne kadar çok yük taşırsa sefer sayısı o kadar azalacaktı. Bunun için kendisini pohpohlanması gerekiyordu. ‘Maşallah belin pek sağlam Halim dayı, Allah nazardan saklasın!” dedi orta

yaşlı kasketli mal sahibi. ‘Belin sağlam’ sözleri aslında onun bam teliydi. Çünkü uzun zamandır bel fıtıkları ile uğraşıyordu. Beli sağlam raporu alamadığı için sigortalı bir işe alınamamıştı. Şimdi günü birlik, sigortasız, yevmiyeli biri olarak yük taşımacılığı yapıyordu.

Mal sahibi belinden bahsetmekle iyi konuşmamıştı. Suratını astı ve ona

“ Senin de cüzdanın sağlam, maşallah! ” diye cevapladı. Mal sahibi kasketini çıkardı, bir şeyler söyleyecek gibi oldu. Sonra kasketini başına takarak sakinleşmeye çalıştı. Konuşmasına bozulsa da işi henüz bitmemişti. Daha taşınacak on torba daha kömür vardı. Bu yüzden tatlı sert bir duruma geçti.

“ Orayı karıştırma! Hem bir bilsen cüzdanı sağlam tutmak için neler

çekiyorum?” dedi.

İçinden ‘senin cüzdan için kimlere neler çektirdiğini çok iyi biliyorum’ dedi.

Ancak böyle sesli konuşmamalıydı. Çünkü geri kalan torbaları bitirip

yevmiyesini almalıydı. Bu yüzden o da mal sahibi gibi tatlı sert hale geçiverdi.

“ Ben de belimi sağlam tutmak için neler çekiyorum? Cüzdanına bir şey olsa

telafi edersin. Ama belime çok şey olur ve telafisi olmaz. Sonuçta işimi

kaybederim. Bu yaşta hamallık dışında bir iş yapamam.” “Neyse dayı şu torbaları bitirelim de işimize gücümüze bakalım.” dedi gülerek

mal sahibi.

Gerçekten bir hamal olarak bel onun için her şeydi. Çok iyi koruması

gerekiyordu. Ancak birçok şey için geç kalmıştı. Gittiği hastanede doktor ona ‘

sen de osteoporosis hastalığı var. Yani kemik erimesi hastalığı’ var. Bu

hastalık çok sinsi bir hastalıktır. Aniden yıkar seni. Beline bir şey olsa çalışamazsın. Sigortalı olsaydın meslek hastalığından emekliye ayrılırdın.’ gibi

anlamadığı nahoş şeyler söylemişti. “Sigortalı çalıştığım zamanda kimse bana bundan bahsetmedi.” “Bahsetmezler, çünkü senin sağlığın onların umurunda değildir.”

Aslında genç doktor dışında kimse sağlığı ile ilgili konuşmuyordu. Ve ‘belin

giderse sen de gidersin ‘demiyordu. Çünkü onun sağlığını umursamayanlar vardı. Ama çalışamazsın diyorlardı. Çünkü onun çalışmasını umursayanlar vardı. Kendisi hangi taraftaydı? Sırtını nereye dayıyordu? Bir televizyon dizisinde, bir mafya hesaplaşması filminde, sırtını duvara dayayan mafyacı, sırtı boş olan mafyacıya ‘ bak senin sırtın boşlukta, her türlü saldırıya açıksın, belin sağlam değilse kaybetmeye mahkumsun ’diyordu.

Mal sahiplerinin sırtı hep duvarda, kendilerinin ise sırtı her zaman boşluktaydı.

Bele ‘omurga’ demişti sağlığını düşünen tek kişi olan hastane doktoru. Bu

yüzden ara sıra okuduğu gazetelerden ‘ omurgasız siyaset ‘ diyenlerin, ne demek istediklerini, bel hastası biri olarak çok iyi anlıyordu. Demek ki siyasetin de belinin çok sağlam olması gerekiyordu. Kendi beli yıkılsa, kendisi çekiyordu ve çekecekti. Ama siyasetin beli yıkılsa yurdum ahalisi çekiyordu ve çekecekti. Ne yazık ki kendi beli gibi ‘hasarlı beli’ onların yazmasıyla ‘hasarlı omurgası ‘ olan ve politikacıyım diyenlerden belki daha çok çekecekleri vardı.

Ve sonunda belinde ki acayip ses ve ardından gelen ağrı ve sırtında ki ağır

torbayla birden yığılıverdi.

Belki sinsi kemik erimesi hastalığı onu yakalamıştı. Belki de cimri mal sahibinin sefer sayısını azaltmak için sırtında ki ağırlığa yüklenmesi sonucu yere yığılıvermişti. Sonuçta sırtında ki yüküyle birlikte yerdeydi. Mal sahibi yevmiyesini hızlıca cebine koydu. ‘İki yevmiye fazla veriyorum. Hastaneye git. Gerisini başkasına taşıtırım’ diye koşarcasına uzaklaştı. Kendi sigortasını yapma sorumluluğunun farkındalığıyla acelece kaçtığını biliyordu. Bir gün belki onu yakalayabilecekti. O bir hamaldı, bir politikacı değildi, bu yüzden kendi derdiyle baş başa da kalabilirdi.