Sen dünyada benim adımı hiç mi duymadın? Ben bir hiçim, Ben bir hiçim, Ben bir hiç...”
-Mevlana, Rubailer
Hiç. Hepimizin her gün defalarca duyduğu bir kelime. Kulağımız oldukça aşina bu kelimeye, peki ya ruhumuz?
Biz modern insanlar var olmayı hep “yer kaplamak” sanıyoruz. Görünür olmak, sözünün geçmesi, iz bırakmak…Ama, Mevlânâ’nın işaret ettiği yer bambaşka:“Ben buradayım.” demek yerine,“Ben bir hiçim.” diyebilmek.
Tasavvufta “hiçlik” değersizlik değildir. Aksine insanın kendini mutlak merkeze koymaktan vazgeçmesidir. Benlik dediğimiz o sert kabuğun yumuşaması…İnsanın kendi hikâyesini evrenin hikâyesi içinde küçük ama anlamlı bir satır olarak görebilmesi. Bu anlamı hissedip zamanın ötesine geçmek, tüm çağlara yayılmak, hiç olmak… Dile getirirken kolay fakat ruha yansıması çok zor.
“Ben bir hiçim.” diyebilen biri, artık kendini ispat etmek zorunda değildir. Başkalarının hatasını büyüterek kendini yükseltmeye çalışmaz. Başkasının omzunu merdiven olarak görmez. Haklı çıkmaktan çok, hakikate yaklaşmayı önemser. Sessiz kalabildiği yerde küçülmez, aksine derinleşir.
Biz, kendimize maddi sıfatlar eklediğimizde sertleşiyoruz ve değişiyoruz. Samimiyetin yerini ciddiyet, merhametin yerini kayıtsızlık, tebessümün yerini kasvet alıyor. Üst makamlarda bir kere bile bulunmuş olanlar ne demek istediğimi anlayacaktır. Gerçi “üst makam” derken neye göre olduğu da tartışmaya açık.
Geçici sıfatların sertliği yerine kendimizi bulmanın, hiç olmanın yumuşaklığına bırakmalıyız kendimizi. Çünkü yumuşayan insan daha çok dinliyor, daha az yargılıyor, daha çok hissediyor. Belki de en önemlisi, başkasının varlığına saygı duyuyor. Evrende bir zerre bile olmadığını bilmenin tevazusuyla bakıyor hayata.
Velhasıl kelam, Mevlânâ’nın “hiçliği” yokluk değil, daha büyük bir varlığa teslimiyettir. Belki de bugün en büyük cesaret, “hiç” olmaya doğru attığımız bir adımdır.
Peki biz gerçekten var olmak mı istiyoruz,yoksa sadece görünür olmak mı sevgili okur?