“Bienal Kenti mi, Kültürel Simülasyon mu?”

“7. Mardin Bienali” edisyonunu yalnızca çağdaş sanat çerçevesinde değil; kültürel temsil biçimleri, mekânsal politikalar ve neoliberal sanat ekonomisinin ürettiği güç ilişkileri ekseninde değerlendirmek gerekir. Çünkü bugün “Mardin Bienali” artık yalnızca estetik üretim alanı değil; aynı zamanda kültürel temsilin, görünürlük politikalarının ve sanat üzerinden kurulan ekonomik ilişkilerin, sermayenin, kültürel prestijin, turizm rejimlerinin yeniden üretildiği bir yapıya dönüşüyor.

Abone Ol

Mardin Bienali’nin en kritik meselesi, “çeperin merkeze taşınması” söylemiyle birlikte aslında yeni bir merkez üretip üretmediğidir. Bienaller tarihsel olarak alternatif kültürel alanlar yaratma iddiasıyla ortaya çıktı. Ancak özellikle 1990 sonrası küresel çağdaş sanat sistemi içinde bienaller, kent markalaşmasının önemli araçlarından biri hâline geldi. Şehirler artık yalnızca ekonomik yatırımlarla değil; kültürel atmosferleriyle de rekabet ediyor. Bu yüzden bienaller çoğu zaman sanatsal etkinlik olmanın ötesinde, mekânın sembolik değerini yükselten organizasyonlara dönüşüyor.

7. Mardin Bienali örneğinde ise bu süreç çok daha karmaşık,ve çelişkili bir hâl alıyor.Çünkü burada mesele yalnızca bir kentin kültürel tanıtımı değil; tarihsel olarak travmatik, çok katmanlı ve politik bir coğrafyanın estetik dolaşıma sokulmasıdır.Tam da bu noktada Jean Baudrillard’ın “simülasyon” kavramı önemli hâle geliyor. Bienal, Mardin’in gerçekliğini temsil etmekten çok, onun estetikleştirilmiş bir imgesini yeniden üretiyor. Yani şehir artık olduğu hâliyle var olmuyor; tüketilebilir ve romantize edilmiş bir kültürel imgeye dönüştürülerek dolaşıma sokuluyor. Böylece kent, yaşayan bir hafıza mekânı olmaktan çıkıp kültürel olarak metalaştırılmış bir gösteri alanına dönüşüyor.Gerçek yaşamın çelişkileri, yoksulluğu, kırılganlığı ve politik hafızası görünmezleşirken; geriye yalnızca seyredilebilir, paylaşılabilir ve pazarlanabilir bir “şehir deneyimi” bırakılıyor. İnsanlar artık şehrin kendisiyle değil, onun kurgulanmış temsiliyle karşılaşıyor. Böylece gerçek Mardin ile bienal aracılığıyla üretilen “kültürel Mardin” arasında ciddi bir mesafe oluşuyor. Bu temsil biçimi özellikle “oryantalist estetik” açısından da tartışılabilir. Çünkü Mezopotamya, taş mimari, kadimlik, sessizlik, hafıza gibi kavramlar sürekli tekrarlandığında; coğrafya yaşayan toplumsal vepolitik bir alan olmaktan çıkıp egzotik bir görsel dile indirgenebiliyor.

Edward Said’in oryantalizm tartışmalarında vurguladığı gibi, Doğu çoğu zaman kendi hakikatiyle değil; Batı’nın görmek, tüketmek istediği temsil biçimiyle dolaşıma sokulur. Çünkü bienal, kentin gerçek toplumsal dokusuyla yüzleşmek yerine; daha kolay dolaşıma sokulabilecek daha çekici bir Mardin anlatısını yeniden üretme eğiliminde oluyor. Kentin tarihsel yaraları, hafızası, politik gerçekliği ve yaşayan kültürü görünmezleşirken; geriye uluslararası çağdaş sanat çevrelerinin kolayca tüketebileceği egzotik bir atmosfer bırakılıyor.

Bir diğer mesele ise Pierre Bourdieu’nün “kültürel sermaye” kavramıyla açıklanabilir. 7.Mardin Bienal alanı görünürde çoğulcu olsa da, aslında belirli ilişki ağlarının ve kültürel kodların egemen olduğu bir sistem üretiyor. Hangi sanatçının görünür olacağı, hangi işin “değerli” kabul edileceği ya da hangi estetik dilin dolaşıma gireceği; çoğu zaman eşitlikçi olmayan kültürel mekanizmalarla belirleniyor. Böylece bienal, demokratik bir alan olmaktan çok sembolik iktidarın yeniden üretildiği bir yapıya dönüşebiliyor. Bazı işler, bu kentin tarihsel kırılganlığını ya da toplumsal hafızasını derinleştirmek yerine; taş duvarları, dar sokakları, kent figürlerini yalnızca estetik bir fon gibi kullanıyor.

Yerleştirmelerde tavandan sarkan, "ısrarın bitkileri" olma iddiasını taşısa da bu anlamı izleyiciye aktarmakta zorlanan, mekân içinde rastgele konumlandırılmış izlenimi veren renkli kumaşlar, Mardin kültürünü temsil ettiği öne sürülse de, ne kentin tarihsel hafızasıyla ne de serginin kavramsal çerçevesiyle anlamlı bir ilişki kurabilen sözde Mardin döşekleri, kilise avlularına yerleştirilen, çağdaş sanatın en sık başvurulan metaforlarından biri haline gelmiş, artık şaşırtıcılığını ve sorgulayıcı gücünü büyük ölçüde yitirmiş ayna yerleştirmeleri, hamam duvarlarına aceleyle çizilmiş anlam katmanı oluşturmaktan uzak çiçek ve kuş motifleri, kervansarayın tarihsel dokusuna ve mekânsal hafızasına anlamlı bir bağ kuramayan, yalnızca görsel etki yaratmaya odaklanan dev kanat yerleştirmeleri, organik boya kullanımına rağmen estetik bir uyum ve görsel ritim oluşturmaktan uzak, mekâna gelişigüzel yerleştirilmiş hissi veren adetapestil parçalarını andıran yüzeyler, birbirini tekrar eden portreler, girişlerde “etki” yaratmak için dikilmiş dev akrepler…

Artık bunların neredeyse tamamı düşünsel bir üretimden çok bienal dekorasyonuna dönüşmüş durumda. Aynı imgeler, aynı isimler, aynı semboller, aynı karanlık atmosfer…Sanki, dünyanın farklı bienallerinde sürekli yeniden üretilen o jenerik çağdaş sanat estetiği, bu kentin tarihsel ve kültürel dokusunun üzerine aceleyle yerleştirilmiş bir kolaj gibi duruyor. Birçok iş, bu coğrafyanın gerçekliğiyle yüzleşmek yerine: Her şey fazlasıyla hesaplanmış bir “Doğu deneyimi” üretmek için var. Ama ortada gerçek bir risk, sahici bir politik söz ya da yeni bir estetik arayış çoğu zaman yok. Yalnızca iyi paketlenmiş bir atmosfer var. Daha da kötüsü, bu tekrar eden görsel dil artık eleştirel olmaktan çıkıp piyasanın güvenli alanına dönüşüyor. Çünkü bu imgeler Batılı küratörlerin, sanat çevrelerinin ve bienal turizminin alışık olduğu “çekici Doğu” fikrini besliyor. Yani coğrafya bir yaşam alanı değil; tüketilebilir bir sanat sahnesi hâline getiriliyor. Akrep figürünü koymakla, tavandan kumaş sarkıtmakla, duvarlara kuş motifi çizmekle bu toprakların hafızasına dokunulmuş olmuyor. Tam tersine, bazen bütün bu işler Mardin’in gerçek acılarını, çelişkilerini ve bugünkü politik sıkışmışlığını estetik bir sisin arkasına gizliyor. Ortaya çıkan şey ise çoğu zaman sanat değil; egzotikleştirilmiş bir bienal klişesi oluyor. Burada en kritik sorunlardan biri “temsiliyet” meselesidir. İlk defa bu kadar Kürt sanatçıların bienal de yer alması, onların gerçekten özne hâline geldiği anlamına gelmez. Çünkü temsil bazen dahil etmekten çok kontrol etmek anlamına gelir. GayatriSpivak’ın “Madun konuşabilir mi?” sorusu tam da burada önem kazanır. Kürt sanatçılar gerçekten kendi sesiyle mi konuşuyor, yoksa küresel sanat dilinin kabul edilebilir sınırları içinde mi var olabiliyor?

Bu nedenle bienal üzerine yapılabilecek en önemli eleştirilerden biri, etnik kimliği ve kolektif hafızayı görünür kılarken; aynı anda onları bir yüzeye indirgeme ve politik etkisini nötralize etme riskidir. Travma, yoksulluk, kültürel kayıp ya da politik baskı; çağdaş sanat içinde bazen dönüştürücü bir eleştiriye değil, bir deneyime dönüşebiliyor. Böylece izleyici gerçeklikle yüzleşmek yerine, onun sanatsal temsilini tüketiyor. Ayrıca bienalin mekân politikası da önemlidir. Tarihi yapıların sergi alanına dönüşmesi yalnızca estetik bir tercih değildir; aynı zamanda belleğin yeniden kodlanmasıdır. Mekân artık yaşayan bir tarih olmaktan çıkarak kültürel dolaşım nesnesine dönüşür. Bu durum HenriLefebvre’in “mekânın üretimi” teorisiyle okunabilir: Mekân nötr değildir; iktidar ilişkileri tarafından sürekli yeniden üretilir. Bienal Mardin’i yalnızca kullanan değil, yeniden anlamlandıran bir güç hâline gelir.

Dolayısıyla 7. Mardin Bienali yalnızca sanat üzerinden değil; temsil politikaları, kültürel sermaye, neoliberal kentleşme, hafızanın estetizasyonu ve görünürlük rejimleri üzerinden tartışılmalıdır. Çünkü bugün bienalin temel sorusu artık “hangi eser daha iyi?” değildir. Asıl soru şudur:Bu bienal gerçekten yeni bir eleştirel alan mı açıyor, yoksa çağdaş sanatın küresel dolaşımı içinde Mardin’i tüketilebilir bir kültürel imgeye mi dönüştürüyor?

Bu bienal gerçekten bu coğrafyayı görünür mü kılıyor, yoksa onu yavaş yavaş tüketen kültürel bir vitrine mi dönüştürüyor? Çünkü artık mesele yalnızca sanat değildir. Asıl mesele; görünürlük politikaları altında neyin silikleştirildiği, neyin bir dekor hâline getirildiği ve kimlerin sistematik biçimde dışarıda bırakıldığıdır. Mardin Bienali ise yıllardır kendini “kadim şehir”, “çok kültürlülük”, “hafıza”, “taş” ve “sessizlik” gibi kavramlar üzerinden kuruyor. Fakat bir noktadan sonra bu kavramlar da tüketilebilir nesnelere dönüşüyor. Acının kendisi değil, görüntüsü dolaşıma giriyor. Hafızanın derinliği değil, fotoğrafı paylaşılıyor. Bienal bazen gerçekliğe dokunmak yerine, gerçekliğin poetikasınıüretiyor.Travmayıestetize ederek unutturan kültürel bir simülasyon hissi veriyor.Ve en büyük problem şu:Bu coğrafyanın kırılmaları giderek küratöryel bir atmosfere dönüşüyor. Mardin’in yoksulluğu, göçü, kültürel parçalanmışlığı, yok edilen hafızaları; bazen sanat metinlerinde estetik bir dile çevrilerek sterilize ediliyor. Oysa bu şehir hâlâ ağır bir sınıfsal eşitsizlik taşıyor…

Genç sanatçılar görünmez kalıyor; atölyeler ise çoğu zaman ayakta kalmakta zorlanıyor. Buna karşın bienal döneminde şehir bir anda “uluslararası kültür haritası”nın parçasıymış gibi sunuluyor. Asıl çelişki tam da burada yoğunlaşıyor. Çünkü Mardin bienali artık yalnızca sanat üretmiyor; aynı zamanda kültürel bir tüketim ekonomisi de inşa ediyor. Şehir, yaşayan bir toplumsal alan olmaktan çıkarak deneyimlenebilir bir yüzeye dönüşüyor. Mekânlar, tarihî yapılar ise sanat üretiminin fonuna ve dekoruna indirgenme riski taşıyor.

İnsanlar sergileri anlamaktan çok, bienal içinde görünür olmayı önceliyor. Böylece sanat, düşünsel bir üretim alanı olmaktan çıkarak sosyal dolaşımın bir nesnesine dönüşüyor. En çarpıcı ve aynı zamanda en problemli taraf ise şudur: Bu süreçte kent insanının ruhu yavaş yavaş silikleşiyor. Mardin’in çok katmanlı ve çelişkili gerçekliği yerine, dışarıdan kurulan ve dolaşıma sokulan “Mardin imgesi” giderek baskın hâle gelmektedir. Daha güvenli, daha egzotik ve daha kolay tüketilebilir bir şehir anlatısı üretiliyor. Oysa bu coğrafya yalnızca taş evlerden, motiflerden, badem şekerinden, şalından, şarabından, ilham aldığınız kuşlardan ya da folklorik sembollerden ibaret değildir; aynı zamanda politik baskının, dil kaybının, kültürel erozyonun, travmanın ve görünmez bırakılmış toplumsal deneyimlerin de coğrafyasıdır…

Bienalin çevresinde oluşan kültürel yapı da ayrıca tartışılması gereken bir alan hâline geliyor. Çünkü sanat ortamı giderek daha kapalı ve kendi içinde dönen bir çevreye dönüşüyor. Sürekli aynı isimlerin görünür olduğu, eleştirel düşüncenin dışlandığı ve birbirini onaylayan dar ilişki ağlarının güç kazandığı bir yapı oluşuyor. Gerçek eleştiri yerini giderek PR diline bırakıyor. Mardin (yerel) gazeteler, sanat dergileri, medya kuruluşları, kültür programları ve sanat yazarlarının önemli bir kısmı ise 7. Mardin Bienali’ni sorgulayan bir zemin üretmekten çok, onu sürekli görünür kılan ve parlatan bir söylemin parçasına dönüşüyor.

Peki, neden Mardin (yerel) gazeteleri, sanat dergileri ve sanat yazarları; 7. Mardin Bienali’nin direktörlerini, küratörlerini ve özellikle Döne Otyam’ı neredeyse Mardin’i “kurtaran” figürler gibi yüceltme eğiliminde? Neden eleştirel bir mesafe kurmak yerine sürekli parlatılan bir kültürel başarı anlatısı üretiliyor? Bu durum ise eleştirel düşüncenin alanını giderek daraltmaktadır. Çünkü medya ve kültür çevreleri bienali sorgulayan bir zemin üretmek yerine, çoğu zaman aynı kültürel dili yeniden dolaşıma sokmaktadır. Böylece bienal; tartışılan, analiz edilen ve farklı perspektiflerle değerlendirilen bir yapı olmaktan çok, sürekli övülen ve görünürlüğü büyütülen bir marka hâline geliyor. Bienale yönelik en küçük eleştiri bile çoğu zaman düşünsel bir tartışmayla değil; kişiselleştirilmiş tepkiler, dışlayıcı tutumlar ve sert bir dille karşılanmaktadır. Böyle olunca bienal eleştirilemez bir kültürel markaya dönüşüyor.Bienaller kusursuz alanlar değildir. Tam tersine; sanatın, politikanın, ekonominin, temsil meselelerinin, güç ilişkilerinin ve kültürel sermayenin sürekli çarpıştığı yapılardır. Bu yüzden bir bienali yalnızca parlatılmış imgeler, kalabalık açılışlar ve övgü dolu cümleler üzerinden değerlendirmek; onun asıl meselelerini görünmez kılar. Oysa sanatın en temel gücü rahatsız edebilmesidir…

En kritik sorunlardan biri de bugün birçok genç sanatçının, bağımsız üreticinin kendisini bu yapının dışında hissetmesidir. Çünkü görünürlük artık üretimle değil; ilişki ağlarıyla, kültürel sermayeyle ve merkeze yakınlıkla belirleniyor. Bienal çoğulculuktan söz ederken bile bazen görünmez bir hiyerarşi yaratıyor.Ve en kritik noktada: Bu bienal, kentin hakikatine mi dokunuyor, yoksa onu dönüştürdüğü haliyle meşrulaştıran bir çerçeve mi kuruyor; gerçekten kimleri rahatsız ediyor ve bu rahatsızlık tam olarak neyi ifşa ediyor?

Belki de en sert gerçek şu:7.Mardin bienali bazen koruduklarını söyledikleri kültürü yavaş yavaş tüketiyor. Çünkü sürekli sergilenen, sürekli dolaşıma sokulan, sürekli estetik nesneye çevrilen her şey bir süre sonra kendi hakikatini kaybetmeye başlıyor. Mardin artık yalnızca yaşayan bir şehir değil; izlenen, tüketilen ve kültürel olarak paketlenen bir imgeye dönüşme riski taşıyor.Aynı zamanda üzerinde durulması gereken önemli noktalardan biri de Mardin'in son yıllarda diziler, reklam kampanyaları ve kültürel etkinlikler aracılığıyla yeniden üretilen imgesidir. Mardin'de çekilen diziler kenti yalnızca bir anlatı mekânı olarak kullanmıyor; aynı zamanda onu küresel dolaşıma sokulan bir marka değerine dönüştürüyor. Bu bağlamda 7. Mardin Bienali'nin ana sponsorunun Peugeot olması da dikkat çekicidir.

Burada şu soruyu sormak gerekir: Bienal, kentin kültürel ve toplumsal gerçekliğini görünür kılan bir sanat platformu mu, yoksa Mardin'in tarihsel dokusunu ve egzotik imgesini ulusal ve uluslararası dolaşıma sokan bir tanıtım aracına mı dönüşüyor? Bir başka deyişle, görünür olan Mardin'in yaşayan kültürü mü, yoksa tüketilmeye hazır bir kent imgesi mi?

Bu yüzden bugün asıl ihtiyaç duyulan şey daha fazla romantik bienal dili değil; daha dürüst, daha sert ve daha vicdanlı bir yüzleşme. Çünkü sanat yalnızca güzel mekânlar yaratmak için değil, görünmez bırakılanları gerçekten görünür kılabilmek için vardır.