Çünkü, modern çağın bağımlılığı sayılan telefon şebekesi aboneliğine beşg
teknolojisini eklemek istiyordu. Çünkü, bir ağacı tek başına kurtaramayacağının farkındaydı. Ve çünkü kadim kentin dut ağaçlarını kurtaramamanın travmasını hala yaşıyordu. Ağacı kesecek ekip şimdilik dinlemedeydi. Belki bu dut ağacının yaşaması için bir fırsattı. Belki de birazdan ağacı yaşatmayı önemseyenler buraya gelip ağacın önünde duracaklardı.
Elbette dut ağacı ile kıyaslanamayacak bir travma yaşadığının farkındaydı. Bu
travma bir emekli olarak her yıl değiştirmek zorunda kaldığı GSM operatörleri ilealakalıydı. Şimdi varlık yokluk mücadelesinde ki bir ağacın travmasıyla,
teknoloji bağımlısı bir emeklinin travması birbiriyle acayip ilgisiz gibi
duruyordu. Belki her ikisi de yok oluşa gidişte ortaklaşıyordu. Bakışını ağaçtan ve ağaç cellatlarından GSM binasına kaydırdı. Her yıl bir operatöre tepki gösterip diğerine geçiyordu. Arkadaşları bunun acayip bir durum
olduğunu söylüyorlardı
“ Bütün operatörler birbirine benziyor. Aynı sorunları bize yaşatıyorlar. Bence
aynı operatörde kalsan daha iyi olacak. Hiç olmazsa puanın birikir”, “ Ne ile yarayacak!” “ Taksitleri faturaya yansıyacak bir telefon alabilirsin. Bir emekli olarak kimse sana taksitle telefon satmaz!”. “ Kapitalizm herkese küçük bir rüşvet sunuyor. Esasında bu rüşvet bile sayılmaz. Şirketlere bağımlılık yapmak içindir.”
Bulvarın karşı tarafında belediye bilboard denilen yol kenarı renkli panolarında
madde bağımlılığı ile ilgili, iki dilli bir afiş dikkatini çekti. “Bak bu elektronik afişte iki dilden yazıyor. Madde bağımlılığına iki dilde dikkat çekiyor. Bence telefon bağımlılığı madde bağımlılığından daha ağırdır. Maddeyi yerine başka bir şey almamak üzere bırakıyorsun. Telefonu bırakamıyorsun. En fazla başka bir modele ve başka bir şirkete geçiyorsun. Yani telefon bağımlılığı tedavisi olmayan bir bağımlılıktır.”
O anda bulvarın orta şeridinde bir anne kucağında, iki eliyle sıkı sıkıya sarılı bir
cep telefonu ile iki yaşlarında bir çocukla, bu tarafa doğru geliyordu. Belli ki
anne çocuğu telefondan kurtaramadan bir yerlere gidiyordu. Çocuk onunla göz
göze gelir gelmez telefonu düşürüverdi. Ve ağlamaya başladı. Çocuk belli ki
ondan korkmuş ve o panikle telefonu düşürmüştü. Çocuğu ağlatsa da telefonu
düşürdüğü için çok mutluydu.
Bulvar araçlarına engel olduğu düşünülen dut ağacı, madde bağımlılığı afişi,
arkadaşlarıyla geçmiş sıkıcı sohbetin hayali, elinde cep telefonuyla ana
kucağında karşıdan karşıya geçmek isterken telefonunu düşüren iki yaşında ki
acayip bir çocuk derken, bulvarda fazla kalamayacağını anladı. Birazdan önünde beklediği, esasen abonesi olduğu gsm operatör binasına girip
beşg’li sim kartını almanın mümkün olup olmadığını soracaktı. Bu amaçla
binaya güvenlik kontrolüne girdi. Orayı aştıktan sonra sırada bekleyen insanlarla göz göze geldi. Neden herkes ona meraklı meraklı bakıyordu?
Kendisinde belki onun fark edemediği bir acayipliği vardı. Diğerleri gibi sora numarası aldı. Kalabalık salonda bir süre ayakta bekledi. Dizleri artık onu taşıyamıyordu. Nihayet sura ona geldi. Kendisinin yarı yaşında sevimsiz bıyıklı görevliye sordu “Beşg’li sim kartı istiyorum.”, “ Bu yaşta ne yapacaksın beşg’li telefonu dede!” Yaşını hatırlatması kibarca değildi. Abi demese de amca ya da dayı demesini beklerdi. Dede görünecek kadar büyük değildi. Görevliye çok kızmıştı ve hazırcevaplığıyla bu görevliye haddini bildirmeliydi.
O anda salon ışıklarının vurduğu camda ki siluetiyle yüz yüze geldi. Bu sabah
yıllardır gardırobunda nerdeyse unuttuğu beyaz takım elbisesini giyerek dışarı
çıkmıştı. Beyaz sakallarının altına beyaz elbise ayrı bir gizem yayıyordu.
Belki bu gizem ağacı kesenleri tedirgin etmiş ve durmalarını sağlamıştı. Belki de iki yaşında ki çocuğun telefonunun düşmesine neden olmuştu. Görevliye
dönerek sertçe, “ Bir ayağımız çukurda kardeş. Yakında göçüp gideceğiz. Bunu hazır mezarıma koyacağım. Öbür taraftan burayla iletişim kuracağım. Bunun için beşg sim kartı bana lazım.” dedi.
Nihayet o gıcık görevlinin konuşmasına hazırcevaplığı ile karşılık vermişti.
Ancak konuşmasından sonra ayağa kalkan görevli, sakallarıyla bembeyaz dik
duran birinin sözlerine çok inanmış halde, merakla dikkatlice bakıyordu. Bu
bakış yıllarca eğittiği kişilerin bakışına benzemiyordu. Belki başka acayip eğitimcilerin tezgahından geçmişti. Belki de söylediklerini beyazlar içinde acayip haliyle mistik ve fantastik bulmuştu. Masasından çıkıp karşısında dikilen genç “ İçeri buyurmaz mısın hocam?” dedi şaşkınlık ve hayranlık karışımı
bakışlarıyla. “Sağ ol yeğen, benim dışarıda çok acayip bir işim var. Bulvar da kesilmeye hazır bir dut ağacı beni bekliyor.” diyerek o sıkıcı kurumdan hızlıca dışarı çıktı. Hazırcevaplığı bu defa neredeyse ona acayip bir kapı açıyordu. Pekala bu kapıdan acayipçe yürüyebilirdi.
Ancak acayipliği bir kenara bırakıp, yıllarını bilimsel eğitime veren biri olarak şimdi ağacı kurtarmaya çalışmalıydı.