Mehmet Rumet SOYLU YAZDI
Bütün tedirginlikleri çığlığa döndürecek bir sessizlik. 19 Ocak 2007’de, Agos’un önünde yere düşen beden yalnızca Hrant Dink’e ait değildi.
O kaldırımda bir ülkenin, koca bir coğrafyanın kalbi sendeledi, vicdanı kanadı.
Hrant Dink, bu topraklarda doğmuştu. Sevinci de acısı da buradaydı. Kendini bir ‘güvercin tedirginliği’ içinde hissettiğini söylemişti. Etrafı kalabalık, gökyüzü dar, her an vurulabileceğini bilen bir güvercin gibi.
Çünkü, çok ‘güvercinler’ vurulmuştu bu coğrafyada.
Ama yine de uçmayı denedi. Gitmedi ve dahi susmadı.
Çünkü bu ülkeyi terk etmektense, onunla yüzleşmeyi seçti.
O’nun kelimeleri bağırmazdı. İtham etmezdi O’nun cümleleri. Kimilerini yaralardı belki ama iyileştirmek içindi bu.
Geçmişin karanlığına bakmayı önerirdi hep. İnkârın soğuk konforunu değil, hakikatin yakıcı ışığını… Tam da bu yüzden hedef oldu. Çünkü hakikat, en çok korkulan şeydir bu coğrafyada. Herkesin sırtını döndüğü, bahsedenin en olmadık zalimliklere duçar olduğu hakikat.
Kurşun sesi duyulduğunda bir çocuk öldü aslında. Yetimhanelerde büyümüş, kırılganlığını saklamayan, sevgiyi inatla savunan bir çocuk. Ve o çocuk, bu ülkenin sokaklarında yalnız bırakıldı.
Cenazesinde yüz binler yürüdü. Sessiz, utangaç, mahcup bir kalabalık…
‘Hepimiz Hrant’ız’ derken, belki de ilk kez birbirimizin acısına bu kadar yaklaştık. O gün herkes biraz Ermeni, herkes biraz yaralıydı. Herkes biraz çocuk ve herkes biraz yetimdi. Ama zaman geçti. Acı tanıdıklaştı, öfke yoruldu, adalet ertelendi.
Hrant Dink’in ölümü, sadece bir cinayet değildir. Korunmayan bir insanın, duyulmayan bir uyarının, görmezden gelinen bir nefretin sonucudur. En çok da yalnız bırakılmış bir cesaretin hikâyesidir.
Bugün hâlâ o kaldırıma bakınca bir soru çarpıyor insanın yüzüne: ‘Eğer onu yaşarken dinleseydik, bugün bu kadar suskun olur muyduk?’
‘Eğer onu koruyabilseydik, kendimizi de biraz daha insan hisseder miydik?’
Herkesin bir cevabı var buna. Ve o gün buna cevap verildi. Gecikmiş ve mahcup bir cevap.
Hrant Dink öldüğünde sustu sanıldı. Oysa bazı insanlar öldüklerinde daha çok konuşur. Her adaletsizlikte, her inkârda, her suskunlukta onun sesi yeniden yükselir.
O yüzden, ‘Başı Dik bir Hrant Dink’ geçti coğrafyamızdan ve de ömrümüzden diyebiliyoruz.
Bir güvercin düştü yere.
Ama gökyüzü hâlâ onu hatırlıyor.
Çünkü O, en çok da gökyüzünü seviyordu.