Sadece Diyarbakır değil, diğer taraftan İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı’nda da bir kriz yaşandı. Bu artık bir istisna değil, süreklilik kazanan bir sorun. Bir pistte oluşan çatlak, bir NOTAM kararı, ardından “inişler açılıyor” beklentisi…
Ancak sonuç değişmiyor: Uçaklar ya havada bekliyor ya da Mardin ve Batman’a yönlendiriliyor. Her defasında aynı senaryo, her defasında aynı mağduriyet. Ama mesele sadece teknik değil.
Diyarbakır Havalimanı’nın askeri ve sivil uçuşlara birlikte hizmet vermesi, karar mekanizmasını karmaşık hale getiriyor. Sivil havacılık hızlı çözüm üretmek isterken, askeri prosedürler süreci ağırlaştırıyor. Bu da en kritik anlarda koordinasyon zafiyetini gözler önüne seriyor.
Peki, bedelini kim ödüyor?
Uçakta saatlerce bekleyen yolcu. İşine, randevusuna, hastasına yetişemeyen insanlar. Alternatif havalimanına inip karayoluyla saatler süren yolculuğa mahkûm kalanlar. Bir şehir düşünün; hava ulaşımı var ama güven duygusu yok. Uçuş var ama öngörülebilirlik yok. Defalarca açıklama yapıldı, çözüm üretilemedi. Defalarca vatandaşlar çağrı yaptı, tartıştı. Yine çözüm üretilemedi.
Oysa Diyarbakır sıradan bir şehir değil. Bölgenin ekonomik, sosyal ve lojistik merkezi. Bu şehirde havalimanı sadece bir ulaşım noktası değil, aynı zamanda bölgenin dış dünyaya açılan kapısıdır. O kapının her gün biraz daha güvensiz hale gelmesi, sadece yolcuyu değil, ticareti, turizmi ve bölgesel hareketliliği de etkiliyor. Sorun belli, tekrar ediyor ve artık inkâr edilemez noktada.
Geçici çözümlerle günü kurtarmak yerine kalıcı adımlar atılmadıkça, bu döngü kırılmayacak. Pist mi yenilenecek, koordinasyon mu güçlendirilecek, yoksa sivil-askeri kullanım yeniden mi düzenlenecek? Cevap ne olursa olsun, bir karar verilmek zorunda.
Çünkü gökyüzünde bekleyen sadece uçaklar değil; bir şehrin sabrı.