Diyarbakır Haberleri

Çek elini surlarımızdan kardeşim

Güzel Diyarbekir’i gezdikçe insanın gezesi geliyor. Her an yeni bir yeri keşfetme ve tarihin bir hikâyesine tanıklık etmek mümkün olabiliyor.

Abone Ol

İZLENİM/Mehmet Rumet SOYLU

Bu gezintiler sırasında hepimizin gönül ve göz dünyasını son derece rahatsız eden bazı durumlarla karşılaşabiliyoruz. Ben, çöplerin toplanıp toplanmamasından, yüksek ve gereksiz binalardan bahsetmiyorum. Tarihimizin ve talihimizin iftihar tablosu Surlarımızdan bahsediyorum.

Tüm dünyanın gözlerinin üzerinde olduğu surlarımızdan. Öyle UNSECO’ya falan girmiş diye değil. Surlarımız, kefen bezimizdir bizim, ötesi berisi yok. Diyarbekir Surları’na yazılan her yazı, atılan her imza, aslında sadece bir taşın üzerine değil; binlerce yıllık bir hafızanın üzerine kazınıyor.

Bu şehir, adını taşıdığı siyah bazalt taşlar kadar ağır bir tarihe sahipken, bugün bu tarihin sprey boyalarla, kesici aletlerle hoyratça yaralanmasına sessiz kalıyoruz. Diyarbekir Surları, sıradan bir yapı değil. Roma’dan Bizans’a, oradan da günümüze uzanan katmanlı bir zaman çizelgesidir. Geçmişin bugüne yazdığı en uzun mektuplardan biridir.

Ancak ironik, kötü ve kabul edilemez olanı olan şu; Biz bu mektubu okumak yerine, üstünü karalamayı tercih ediyoruz. Üstünü karalayanlardan birinin yaptıkları hiç birimizin gözünden kaçmış olamaz.

Brt.blt10 diye bir yazı.

Kimdir ve nedir bu ‘brt.blt10’ ?

Surlarımızın yanında, neredeyse kentin her duvarında bu yazıyı görmek kadar itici bir hal daha var mı?

Yok mu bunu yazanı tanıyan?

Yok mu kimi kimsesi?

Cinsi ve cibilliyeti nedir?

Hiç mi utanma duygusu yok bunu yazanın?

Duvarlara yazılan isimler, sloganlar, anlamsız cümleler çoğu zaman ‘kendini ifade etme’ olarak savunuluyor. Oysa ifade özgürlüğü ile ortak mirası tahrip etmek arasında kalın bir çizgi var. Bu çizgi, surların taşlarında çoktan aşılmış durumda. Bir anlık görünür olma isteği, birkaç saniyelik öfke ya da heves; ama geride kalan zarar kalıcı. Bazalt taşın üzerine sıkılan boya sadece estetik bir kirlenme yaratmıyor, aynı zamanda taşın yapısını bozuyor, restorasyonu zorlaştırıyor ve maliyeti artırıyor.

Bir de işin görsel tarafı var. Diyarbakır Surları’nın ihtişamı, yalınlığından gelir. Yüzyılların rüzgârı, güneşi ve yağmuruyla yoğrulmuş taşlar, kendi başına bir estetik sunar. Bu estetik, rastgele yazılmış kelimelerle bölündüğünde ortaya çıkan şey ne sanattır ne de mesaj. Aksine, göze batan, rahatsız edici bir gürültüdür. Tarihin sessiz asaleti, sprey boyanın bağıran renkleri arasında kaybolur.

Asıl acı olan ise bu tahribata zamanla alışmamız. İlk yazıyı gördüğümüzde duyduğumuz öfke, yerini ‘nasıl olsa silinir’ kabullenişine bırakıyor. Herhangi bir kötülüğe alışmak, korumamanın en tehlikeli biçimidir. Çünkü bir kente zarar veren sadece vandallar değildir; o zararı kanıksayanlar da bu sürecin parçası olur.

Bu mesele sadece belediyelerin, güvenlik güçlerinin ya da restorasyon ekiplerinin sorunu değil. Bu surlar hepimizin. Çocukların tarih derslerinde gördüğü bir fotoğraf, turistlerin hafızasında kalan bir siluet, bu şehirde yaşayanların ise gündelik hayatının arka planıdır. Duvara yazı yazmamak kadar, yazılan yazıya sessiz kalmamak da bir yurttaşlık sorumluluğu.

Belki de sormamız gereken soru şu: Kendi evimizin duvarına yazılmasına izin verir miydik? Vermeyiz. Çünkü orası bize aittir. Diyarbakır Surları da bu kentin evidir; hatta daha fazlası, bu coğrafyanın ortak çatısıdır.

Tarihe zarar vermek, dünyanın en kolay şeyidir. Bir sprey, bir anahtar, birkaç saniye yeter. Ama onu korumak emek ister, bilinç ister, en çok da saygı. Diyarbakır Surları, üzerine yazılacak yeni cümlelere değil; önünde durup susmayacak, bakıp görecek ve düşünecek insanlara ihtiyaç duyuyor. Çünkü bazı yapılar konuşmaz; ama onlara kulak verenlere çok şey anlatır.

İşte Diyarbekir Surları da öyledir.

O yüzden sevgili ‘brt.blt10’ her kimsen çıkıp kendini bize göstermeye mecbur değilsin ama çek elini surlarımızdan ve duvarlarımızdan.