Cümlenin öznesi olmak.

Pazar günü, Diyarbakır’da ‘Engelliler Onur Yürüyüşü’ vardı. Çok önemli ve kıymet verilmesi gereken bir etkinlik.

Abone Ol

Bu sadece bir etkinlik değil, ülkemizin uzun süredir görmezden geldiği bir gerçeğin güçlü bir hatırlatması niteliğindeydi.
Kentin farklı noktalarından, hatta farklı şehirlerden gelen engelli bireyler ve hak savunucuları, ellerindeki pankartlarla yalnızca taleplerini değil, aynı zamanda varlıklarını ve eşit yurttaşlık haklarını görünür kılmaya çabaladılar.
Bugün hâlâ Türkiye’de engelli bireyler için hayat, en temel haliyle bir mücadele alanı.
‘Ne mücadelesi’ diyeceksiniz.
Şöyle bir etrafımıza bakarsak anlarız, ‘mücadeleden’ kastın ne olduğunu. Ama işte, bakmıyoruz ve görmüyoruz.
Kaldırımlar, toplu taşıma araçları, kamu binaları, eğitim kurumları…
Sorunlu alanlardan bir kaçı sadece.
Erişilebilirlik, çoğu zaman bir ‘lütuf’ gibi sunuluyor. Oysa bu, tartışmaya açık bir ayrıcalık değil, anayasal bir haktır.
Anayasal hakkı bırakalım, ‘En temel insani bir haktır’.
Bir bireyin kent yaşamına tam ve eşit katılımı, ancak fiziksel, sosyal ve zihinsel bariyerlerin ortadan kaldırılmasıyla mümkündür.
Bu mümkün olması gerekenlerden bir tanesinin eksikliği, onların hayatını felç etmeye yeter.
Bu noktada yerel yönetimlerin rolü de çok hayati bir konumda.
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ve ilçe belediyelerinin bu yürüyüşe öncülük etmesi, sorumluluklarının farkında olduklarını gösteriyor.
Bunun için bir teşekkürü hak ediyorlar.
Ancak mesele yalnızca farkındalık yaratmak değildir.
Yapılan çalışmaların sürdürülebilirliği, denetlenmesi ve geliştirilmesi de en az bunun kadar önemlidir. İşte ‘erişilebilirlik için çalışmalarımızı yaptık, şimdi denetleyelim ve takipçisi olalım’ çağrısı, tam da bu yüzden kritik bir eşikte duruyor.
Organizasyonda konuşan Türkiye Engelliler Federasyonu Başkanı Hüseyin Ataşer’in sözleri ise sorunun başka bir boyutuna dikkat çekiyor:
‘Çalışma hayatı.’
Engelli bireylerin istihdama katılımı hâlâ ciddi engellerle karşı karşıya. Yasal zorunluluklara rağmen işverenlerin çeşitli yollarla bu yükümlülüklerden kaçınmaya çalışması, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyal dışlanmayı da derinleştiriyor.
Ve haberimiz pek olmuyor ama bu durum, sosyal bir depremin fay hatlarını döşüyor.
Oysa üretimin ve emeğin olduğu her yerde, engelli bireylerin de eşit ve onurlu bir şekilde yer alması gereklidir.
Şarttır...
Yürüyüşte dile getirilen ‘engelli bir yaşam istemiyoruz, birbirimizi tamamlamak için buradayız’ ifadesi, aslında meselenin özünü ortaya koyuyor.
Engellilik, bireyin tek başına taşıdığı bir ‘eksiklik’ değildir.
Toplumun, çevrenin ve sistemlerin yarattığı engellerle büyüyen bir durumdur. Yani sorun bireyde değil, erişilebilir olmayan dünyadadır.
Ve, ‘Cümlenin sonundaki virgül, üç nokta olmak istemiyoruz. Biz artık cümlelerin öznesi olmak istiyoruz’ lafını da hepimiz evlerimize, yetmez beynimize kazımalıyız.
Bu, edilgen bir yaşamdan özne olmaya, görünmezlikten görünürlüğe, suskunluktan söz hakkına uzanan bir mücadeledir.
İşte, Mücadele dediğim tam da budur.
Bugün yapılması gerekenler de çok net ve açıktır.
Yerel yönetimlerin başlattığı bu tür adımlar desteklenmeli, denetlenmeli ve yaygınlaştırılmalı. Engelli bireylerin hakları yalnızca belirli günlerde hatırlanan bir başlık olmaktan çıkarılmalıdır.
Kentin, siyasetin ve toplumsal yaşamın sürekli gündeminde tutulmalıdır.
Çünkü eşitlik, bir kesime sunulan ayrıcalık değil, herkes için sağlanan bir haktır. Engelliler için erişilebilir bir kent, aslında herkes için daha yaşanabilir bir kenttir.
Bunu böyle bilmek ve kabul etmek gerek. Ve bizler, hayatı bu kabul üzerine inşa etmeliyiz.