Diyarbakır Haberleri

Dağkapı’da bir çocuk: Bir ülkenin görünmeyen yüzü

Bir insanın hayata eksik başlaması bazen bir yoklukla değil, bir belirsizlikle olur. Yusuf’un hikâyesi tam da buradan başlıyor. Kim olduğunu tam olarak bilmeden, daha doğrusu kimliğinin tamamına erişemeden büyüyen bir çocuk. Adı Yusuf. Soyadını bilmiyor.

Abone Ol

Bejdar Ro AMED/Yazdı

Bu sadece bireysel bir eksiklik değil. Sistemlerin görünmeyen boşluklarından biridir. Çünkü bir çocuk, adını bilir ama kökünü bilemezse; o toplum kendini zaten kaybetmiş demektir.

Yusuf birinci sınıfa gidiyor. Ama hayat, onun için okuldan çok önce başlamış. Üç yaşından beri ayakkabı boyacılığı yaptığını söylüyor. Bu cümle, alışılmış bir gerçek gibi geçip gidemez. Çünkü burada “çalışmak” yok; burada çocukluğun sistematik olarak silinmesi var. Bir çocuğun oyuncağı yerine fırça tutması, sadece ekonomik bir mesele değildir. Bu, bir toplumun kendi geleceğini erken yaşta yıpratmasıdır.

Babanın sessizliği, ailenin çöküşü

Babası boğazından üç kez ameliyat olmuş. Çalışamaz durumda. Bir babanın sustuğu yerde, bir çocuk konuşmaya başlar. Ama Yusuf’un konuşması kelimelerle değil; emeğiyle, yorgunluğuyla, sokaktaki varlığıyla oluyor. Burada bir bireyin hastalığı yok sadece. Burada bir ailenin omurgasının kırılması var. Çünkü geçim durduğunda, çocukluk da durur.

Yedi kardeş ve bölünmüş bir çocukluk

Dört kız, üç erkek. Yedi kardeş. Yusuf’un iki erkek kardeşi ondan küçük. Dört kız kardeşi ise ondan büyük. Kalabalık bir aile bazen sıcaklık demektir. Ama yoksullukla birleştiğinde, her çocuk kendi payına düşen eksikliği yaşar. Yusuf’un payına düşen ise erken büyümek olmuş. Çünkü kalabalık, imkanla birleşmediğinde dayanışma değil; dağılma üretir.

İdlib’den Dağkapı’ya: Bir coğrafyanın yer değiştirmesi

Suriye İdlib’den geliyorlar. Savaş sonrası Diyarbakır’a, Dağkapı’ya. Bu sadece bir göç değil. Bu, bir hayatın kökünden sökülmesidir. Bir insan yer değiştirdiğinde sadece eşyasını taşımaz. Dilini, korkusunu, travmasını, yarım kalmışlığını da taşır. Yusuf’un hikâyesi bu yüzden sadece Dağkapı’da başlamaz; o hikâye İdlib’in yıkıntılarından buraya kadar uzanır.

“Eski halin orada oturuyorlar.” Bu cümle sade ama derin. Çünkü “oturmak” burada bir barınma değil; bir var olma biçimi. Sokakta oturmak, toplumun ortasında olup sistemin dışında kalmaktır. Yusuf her gün görünür. Ama fark edilmez. Bu, modern toplumun en keskin çelişkilerinden biridir: En çok gördüğümüz şeyleri en az anlarız.

Çocuk işçiliği değil, sistem üretimi

Yusuf’un ayakkabı boyaması bireysel bir tercih değil. Bu toplumsal gerçekliğin ürettiği bir sonuç. Savaş üretildi. Göç üretildi. Yoksulluk üretildi. Ve en sonunda çocuk işçiliği üretildi. Bu zincirin hiçbir halkası “doğal” değil. Hepsi birbirini doğuran yapılar.

Bir ülke sınırlarla kurulmaz. Bir ülke, çocuklarının nasıl yaşadığıyla kurulur. Eğer bir ülkede: Bir çocuk soyadını bilmiyorsa, üç yaşında çalışmaya başlıyorsa, okula giderken aynı zamanda geçim derdi taşıyorsa, sokakta büyüyorsa, orada mesele ekonomi değildir sadece. Orada mesele, insanın insan olmaktan düşmesidir.
Yusuf bir hikâye değil, bir ayna

Yusuf tek değil. O, görünmeyen binlerce çocuğun yüzü. Ama daha derin bir şey: O, bir toplumun kendine bakmaktan kaçındığı aynadır. Çünkü Yusuf’a gerçekten bakmak, sadece ona üzülmek değil; bu düzenin nasıl kurulduğunu görmek demektir.