İlk duyduğunuzda abartı gibi geliyor. Ama biraz düşününce, bu rakamın artık sadece bir “istisna” olmadığını fark ediyorsunuz. 4 milyon lira… Bugünün Diyarbakır’ında ortalama bir daire parası.
Bu noktada sormamız gereken soru şu: Eğitim bir yatırım mı, yoksa lüks mü? Bir zamanlar “iyi bir eğitim almak” denildiğinde akla gelen şey, çalışmak, kazanmak ve hak etmekti. Bugün ise tablo giderek değişiyor. Elbette başarı hâlâ önemli; ancak ekonomik gerçekler, başarıyı destekleyecek zemini her geçen gün daha fazla daraltıyor.
Çünkü artık bazı okulların kapısından içeri girebilmek için yalnızca akademik yeterlilik değil, ciddi bir maddi güç de gerekiyor. Bu durum, eğitimde fırsat eşitliği ilkesini sessizce aşındırıyor. Parası olanın daha iyi eğitime, dolayısıyla daha iyi kariyer fırsatlarına ulaşabildiği bir düzen; toplumun katmanları arasındaki mesafeyi büyütüyor.
Eğitim, sosyal mobilitenin aracı olmaktan çıkıp, mevcut ayrıcalıkların korunma aracına dönüşme riski taşıyor. Diyarbakır gibi şehirlerde bu çelişki daha görünür. Bir yanda geçim derdiyle mücadele eden aileler, diğer yanda çocuklarına “en iyi geleceği” sunma arzusu.
Ancak o geleceğin kapısı, artık bir ev fiyatı kadar pahalıysa, bu hayal kaç kişi için gerçek olabilir? Üstelik mesele yalnızca özel okullar da değil. Bu rakamlar, toplumda bir algıyı da şekillendiriyor: “İyi eğitim pahalıdır.” Oysa bu düşünce, kamusal eğitime olan güveni zedeleyebilir.
Halbuki güçlü bir toplumun temeli, herkes için erişilebilir ve nitelikli eğitimdir. Eğitim elbette bir yatırımdır. Ama bu yatırımın bedeli, bir ailenin tüm birikimini, hatta geleceğini ipotek altına alacak düzeye geldiğinde, orada durup düşünmek gerekir. Belki de asıl mesele şu: Bir çocuğun geleceği gerçekten parayla mı ölçülmeli?
Eğer cevabımız “hayır” ise, o zaman bu tabloyu sadece konuşmakla kalmamalı, sorgulamalıyız. Çünkü eğitim, bir toplumun aynasıdır. O aynada ne gördüğümüz ise, yarının nasıl şekilleneceğini belirler.