Enkazın ortasında ısrarla insan kalmak

Fotoğraf, meslek büyüğüm savaşın ortasında çektiği Faruk Balıkçı’nın denklanjörünün eseri. Tüm cesaretimi toplayıp, birkaç bir şey yazmak istedim.

Abone Ol

Bu fotoğraf bir haber fotoğrafı değil.

Bu fotoğraf, dünyanın görmemekte ısrar ettiği bir dipnot.

Bu fotoğrafa uzun uzun bakmak gerekiyor.

Hızla geçilecek bir kare değil zira.

Çünkü burada yalnızca bir kadın yok, burada bir savaşın bütün yükü var.

Duvarlara bakın.

Her delik bir patlama.

Her çatlak, yarım kalmış bir hayat.

Bu ev artık bir ev değil, ayakta kalmayı başarmış bir tanık.

Duvarlar konuşuyor burada.

Üzerlerindeki her iz, büyük güçlerin ‘zorunlu müdahale’ dediği şeyin küçük hayatlarda bıraktığı izler.

Bu ev, bir zamanlar çocuk sesleriyle doluydu belki.

Belki düğünlere adreslik yapmış ve nice kahkahaları dünyamıza uçurmuştur.

Şimdi yankılanan tek şey ise, sadece suskunluk.

Ve o suskunluğun tam ortasında bir Kürt kadın duruyor.

Elinde bir cezve.

Sanki bütün savaşlara rağmen hâlâ hayatın kaynamasını bekler gibi.

Hani o kimilerinin, ‘keyif kahvesi saati’ için kullandıkları cezve.

Suriye savaşı yıllardır anlatılıyor. Ama hep yukarıdan. Ve çoğu defa beylik laflarla. Haritalarla, anlaşmalarla, masa başı cümlelerle. Bu kadın o masalarda hiç oturmadı. Hiçbirinde bulunmadı anlaşmaların ve hep göğsünde sakladı ‘haritasını, bir hamayıl gibi.

Dua gibi, beddualara karşı durur gibi. Ama bedelini en ağır ödeyenlerden biri oldu hep. Kim bilir neleri kaybetti.

Bir sabah uyandığında yerinde olmayan bir komşuyu. Akşam dönmeyen bir evladı. Belki de kendi gençliğini. Ama elindeki cezveyi bırakmadı.

Biz uzaktan bakıyoruz.

Biraz üzülüyoruz.

Sonra başka bir gündeme geçiyoruz.

Oysa bu kadın geçemiyor.

Her sabah aynı yıkıntıya uyanıyor.

Her gece aynı belirsizlikle uyuyor.

Ve yine de misafir geldiğinde, fincanları sıraya diziyor.

Bu bir fedakârlık hikâyesi değil.

Bu bir insanlık hatırlatması.

Bakın yüzüne.

Bu yüz ‘acı’yı çoktan geçmiş. Bu yüz ‘unutulma’yı tanıyor. Ama hâlâ ‘buyur’ diyebiliyor. İşte asıl mesele bu. Dünya yıkılırken bile insan kalabilmek.

Sınırlar çizilirken mesela kimse ona sormadı.

Bombalar düşerken kimse kapısını çalmadı.

Barış konuşulurken adı geçmedi.

Ama misafir geldiğinde, o yine de kahvesini yaptı.

Bu durum, romantik bir ‘Orta Doğu’ hikâyesi değil.

Bu, politik bir inat.