ESKİ KUMAŞTAN YENİ ELBİSE DİKİLMEZ

İnsanlık bazen yüzyıllarca aynı gerçeğin etrafında dolaşır. Onu farklı sözcüklerle anlatmaya çalışır. Öyle bir zaman gelir ki, uzun yıllardır söylenen bir söz, ilk kez gerçekten görülmeye başlanır. Bugün giderek daha fazla kabul gören “Eski kumaştan yeni elbise dikilmez” sözü de böylesi bir hakikati dile getirmektedir. Bu yalnızca bir terzilik benzetmesi değildir. İnsanlığın binlerce yıldır yaşadığı siyasal, toplumsal ve bireysel çıkmazların özünü anlatan derin bir metafordur.

Abone Ol

Hiç kimse çürümüş, lifleri dağılmış, taşıma gücünü kaybetmiş bir kumaştan yeni bir elbise dikmeyi düşünmez. Bilir ki, ne kadar usta olursa olsun, o elbise ilk zorlamada sökülecek, ilk yağmurda dağılacak, ilk yükte parçalanacaktır. Ne var ki aynı insan, konu kendisine geldiğinde bambaşka davranmaktadır. Yeni bir toplum kurmak ister, fakat eski alışkanlıklarıyla… Yeni bir komün oluşturmak ister, fakat eski ilişki biçimleriyle… Yeni bir siyaset üretmek ister, fakat eski iktidar anlayışı ile… Yeni bir dünya hayal eder, fakat onu yönünü kaybetmiş bir bilinçle inşa etmeye çalışır. Sonra da neden her başlangıcın zamanla eskiye benzediğini anlamakta zorlanır.

Belki de sormamız gereken soru, neden istediğimiz dünyaya ulaşamadığımız değildir. Asıl soru şudur: Yeni dediğimiz şey gerçekten yeni midir? Yoksa yalnızca eskinin farklı isimlerle yeniden dolaşıma girmiş hâli midir? Çünkü isimlerin değişmesi özün değiştiği anlamına gelmez. Sloganlar değişebilir, kurumlar değişebilir, insanlar değişebilir… fakat onları üreten zihin değişmediği sürece sonuç da değişmez. Eski elbisenin rengini değiştirmek onu yeni yapmaz. Eskimiş bir yapıyı yeni kavramlarla süslemek de onu dönüştürmez. Sorun görünen yerde değil, görünmeyen yerdedir.

Bu nedenle yalnızca kumaşa değil, o kumaşı dokuyan tezgâha (zihne) bakmak zorundayız. Çünkü kumaş kendiliğinden ortaya çıkmaz. Her dokunun arkasında onu üreten bir düzenek vardır. İnsanlığın yüzyıllardır tekrar tekrar dokuduğu bütün siyasal sistemler, toplumsal modeller, örgütlenmeler ve kurumlar aynı görünmez tezgâhtan çıkmaktadır. O tezgâh ise yönünü yaşamdan uzaklaştırmış zihindir. Sorun eski düşünceler değildir. Sorun, o düşünceleri üreten yönünü kaybetmiş bellektir. Bellek değişmediğinde düşünceler yalnızca kıyafet değiştirir. Görünüş yenilenir, öz aynı kalır.

Yönünü Kaybetmiş Zihin

İnsan doğduğu zaman yaşamla doğrudan ilişki kurar. Önce hisseder, sonra dokunur, sonra deneyimler. Doğa da böyledir. Hiçbir kuş uçmayı kitaplardan öğrenmez. Yaşam kendi bilgeliğini kendi içinde taşır. İnsan da bu bütünlüğün bir parçası olarak dünyaya gelir. Fakat zamanla yaşamı doğrudan deneyimlemek yerine, onu düşünceler aracılığıyla yaşamaya başlar. Araç olan düşünce, zamanla yaşamın önüne geçer. İnsan artık yaşamı olduğu gibi görmek yerine, öğrendiği kalıpların içinden görmeye başlar. İşte yön değişikliği tam burada başlar.

Bu yön değişikliği yavaş yavaş insanın bütün varlığına yayılır. Korkularını bilgiyle gizler. Sevgisini sahiplenmeye dönüştürür. Paylaşımı çıkara bağlar. Kimliklerini insanlığın önüne koyar. İnançlarını sorgulanamaz hâle getirir ve sonunda kendi oluşturduğu zihinsel kalıpların tutsağı olur. Oysa kendisini özgür zannetmektedir. Çünkü zihnin en büyük yanılsaması, kendi oluşturduğu duvarları görememesidir.

Bugün insanlığın yaşadığı en büyük kriz bilgi eksikliği değildir. Buna rağmen güvensizlik büyüyor. Yalnızlık derinleşiyor. Savaşlar bitmiyor. İnsanlar birbirinden uzaklaşıyor ve yaşam giderek daha ağır hissediliyor. Demek ki bilgi tek başına insanı dönüştürmüyor. Çünkü bilgi zihni doldurabilir, fakat farkındalık yalnızca yaşamın içinde doğar. Bir insan binlerce kitap okuyabilir, fakat en yakınındaki insanı dinleyemiyorsa, o bilgi henüz yaşam bütünlüğüne dönüşmemiştir. Saatlerce özgürlük üzerine konuşabilir, fakat insanlar kendilerini iyi hissedemiyorsa, o özgürlük henüz yaşanmamıştır.

Bu nedenle gerçeğin ölçüsü bilgi değildir. Gerçeğin ölçüsü yaşamdır. Daha doğrusu insanın yaşamla kurduğu ilişkinin niteliğidir. Çünkü insan en çok ilişkilerinde görünür. Bir insanın zihni konuşmalarında değil, kurduğu bağlarda kendisini açığa çıkarır. İnsanlar onun yanında büyüyor mu, yoksa küçülüyor mu? Kendisini ifade edebiliyor mu, yoksa sürekli savunmada mı kalıyor? Farklı paylaşım için de olabiliyor mu, yoksa aynılaşmaya mı zorlanıyor? Sevgi çoğalıyor mu, yoksa bağımlılık mı büyüyor? İşte insanın taşıdığı zihin tam burada görünür. İlişki, zihnin aynasıdır.

Bugün kendisini devrimci, özgürlükçü ya da değişimden yana gören birçok yapı da aynı gerçekle yüzleşmek zorundadır. Çünkü hiçbir hareket, yalnızca savunduğu ilkelerle değerlendirilemez. Onu asıl ortaya çıkaran, kurduğu ilişki biçimidir. Tarihte büyük umutlarla ortaya çıkan birçok devrimci mücadele, adalet ve özgürlük hedefiyle yola çıkmasına rağmen, insan zihnindeki eski hükmetme alışkanlıkları dönüştürülemediği için zamanla eleştirdiği ilişki biçimlerini yeniden üretmiştir. Burada mesele herhangi bir mücadeleyi küçümsemek değildir. Tam tersine, emeklerin ve bedellerin hakkını teslim ederek daha derin bir gerçeği görebilmektir: Yönünü kaybetmiş zihin değişmeden hiçbir devrim tamamlanamaz.

İnsanın en büyük yanılgılarından biri, değişimin yalnızca dışarıda gerçekleşeceğine inanmasıdır. Bu yüzden sürekli sistemi değiştirmeye çalışır, fakat sistemi üreten zihni değiştirmeyi erteler. Devleti eleştirir ama kendi kurduğu ilişkilerde hükmetmeye devam eder. Otoriteye karşı çıkar ama kendi düşüncesini tartışılmaz hâle getirir. Baskıyı reddeder ama farklı olana tahammül edemez. Özgürlüğü savunur ama en yakınındaki insanın farklı duruşundan rahatsız olur. Böylece eleştirdiği düzen, farkına varmadan kendi yaşamında yeniden kurulmaya başlar. İşte eski elbise tam da burada yeniden dikilir.

İnsanın en önce görmesi gereken şey, başkasının değil kendi iç dünyasının dokusudur. Çünkü eski yükü sürekli başkalarının omzunda arayan kişi, onu kendi sırtında taşımaya devam eder. Gerçek dönüşüm, insanın kendisini eleştirmesiyle değil, kendisini açıkça görebilmesiyle başlar. Kendini suçlamak da bir çözüm değildir, kendini yüceltmek de. Asıl mesele, insanın hiçbir savunmaya ihtiyaç duymadan kendi korkularını, egosunu, haklı olma ihtiyacını, görünme isteğini ve hükmetme eğilimini fark edebilmesidir. Bu fark ediş bir yenilgi değil, gerçek özgürlüğün başlangıcıdır. Çünkü insan ancak gördüğü şeyi dönüştürebilir.

Farkındalığın Başladığı Yer

İşte bu noktada bilgi ile farkındalık arasındaki ayrım bütün açıklığıyla ortaya çıkar. Bilgi biriktirilebilir, ezberlenebilir ve başkalarına aktarılabilir. Fakat farkındalık ödünç alınamaz. O, yalnızca yaşanabilir. Bilgi bize başkalarını anlatır, farkındalık ise bizi bize gösterir. Bu yüzden insan bazen çok şey bilir ama kendisini tanımaz. Dünyayı yorumlar ama kendi öfkesini göremez. Toplumu çözümlediğini düşünür ama en yakınındaki insanı anlamakta zorlanır. Çünkü bilgi zihni besler, farkındalık ise zihni dönüştürür. İnsanlığın bugün ihtiyaç duyduğu şey daha fazla bilgi değil, daha fazla farkındalıktır.

Doğaya baktığımızda bunu çok daha açık görebiliriz. Doğa hiçbir şeyi zorlayarak yenilemez. İlkbahar geldiğinde ağaç, geçen yılın kurumuş yapraklarını dallarında tutmaya çalışmaz. Nehir dünün suyunu bugüne taşımaz. Toprak çürüyeni saklamaz. Onu dönüştürür ve yeniden yaşamın parçası hâline getirir. Doğanın bilgeliği tam da burada gizlidir. O, geçmişi yük olarak taşımaz. Onu dönüşümün ham maddesine dönüştürür. İnsan ise çoğu zaman bunun tersini yapar. Eski kimliklerini, eski zaferlerini, eski yenilgilerini ve eski doğrularını geleceğe taşır. Sonra da neden yenilenemediğini sorar. Oysa yaşamın yasası açıktır: Yenilenmeyen donar. Donan katılaşır. Katılaşan ise yaşamın akışını taşıyamaz.

Yeni insan, eski insanın biraz daha eğitim almış hâli değildir. Yeni insan, yönünü yeniden yaşama çevirmiş insandır. Doğayı yalnızca seyreden değil, onun işleyişini kendi yaşamına taşıyabilen insandır. Konuştuğundan çok dinleyebilen… Hükmetmekten çok paylaşabilen… Haklı olmaktan çok anlayabilen… Farklılığı tehdit değil zenginlik olarak görebilen insandır. Böyle bir insan için sevgi yalnızca bir duygu değildir, yaşamın kurucu gücüdür. Özgürlük yalnızca bir talep değildir, ilişki kurma biçimidir. Demokrasi yalnızca siyasal bir model değildir, insanın birbirine gösterdiği sevgi ve paylaşımın doğal sonucudur. Komün de ancak böyle insanların oluşturduğu yaşam alanında anlam kazanır. Çünkü komün önce insanın içinde kurulur, sonra yaşamın içine taşar. Yanındakinin açlığını bilmeyen, bir başkasının kira ve ulaşım yüküyle tanışmak istemeyen bir anlayış gerçekten komün sayılabilir mi. Yoksa “komün” dediğimiz şey, birilerinin yükünü fark etmeden başkalarının omzuna bıraktığı görünmez bir hizmet zinciri midir?

Bugüne kadar en çok ihmal ettiğimiz gerçek budur. Biz yeni sistemler kurmaya çalışırken insanı ihmal ettik. Yeni kurumlar tasarladık ama yeni ilişki biçimlerini yeterince geliştiremedik. Yeni programlar hazırladık ama eski alışkanlıklarımızı koruduk. Böyle olunca da umutla başlayan birçok süreç zamanla kendi ağırlığı altında yoruldu. Bunun nedeni ideallerin yanlış olması değildi. Nedeni, o idealleri taşıyan zihnin henüz özgürleşmemiş olmasıydı.

Artık insanlığın önünde yeni bir eşik durmaktadır. Bu eşik, insanın kendi zihniyle kurduğu ilişkiyi yeniden gözden geçirme eşiğidir. Çünkü insanın yönü değişmeden, dünyanın yönü değişmez. İnsanın dili değişmeden, siyasetin dili değişmez. İnsanın ilişkileri değişmeden, toplum değişmez. Dışarıda görmek istediğimiz her dönüşüm, önce içeride başlamak zorundadır. Bu kaçınılmazdır. Görmeyen ve yapmayanlar erir ve zaman içinde yok olup gider.

Artık şu soruyu cesaretle sormalıyız: Gerçekten yeni bir yaşam mı kurmak istiyoruz, yoksa eski yaşamı yeni kelimelerle anlatmaya devam mı ediyoruz? Eğer hâlâ aynı ihtiraslarla, aynı üstünlük duygusuyla, aynı öfkeyle, aynı aidiyet bağımlılığıyla ve aynı hükmetme isteğiyle hareket ediyorsak, kullandığımız kavramlar ne kadar yeni görünürse görünsün, dokuduğumuz elbise yine eski olacaktır.

İnsan yeni bir elbise aramıyor. İnsan, fark edebilecek yeni bir bilinç arıyor. O bilinç ne gökten inecek ne de başka bir çağdan gelecektir. O bilinç, insanın kendi yönünü yeniden yaşama ve kendine çevirdiği anda doğacaktır. İşte o zaman eski kumaşı yamalamaya çalışmayacağız. Eski tezgâhı da geride bırakacağız. Yaşamın öğreticiliğiyle, doğanın açıklığıyla ve insanın kendi hakikatiyle yeni bir doku örmeye başlayacağız. Çünkü yeni dünya, eski dünyanın devamı değildir. Yeni dünya, kendisini değiştirme cesaretini gösteren insanın sessizce attığı ilk ilmekle başlayacaktır.