Ey dost, ey kardeş, ey herkes!

Savaş başlamıştı ve küçük kızını nasıl koruyacağını bilmiyordu. Kaçıp gitmeliydi belki şehirden ve ülkeden. Ama kavgalı da olsa şehriydi, ülkesiydi, tarihiydi burası.

Abone Ol

Tabaklardaki yemek artıklarını çöpe boşalttı. Tabakları mutfak tezgahında üst üste koydu. Son tabağın içine yıkanacak çatalları koydu. Kocası ve kızı okul yolundaydı. Aklı onlardaydı. Hükümeti protesto eylemlerine katılan kocasının başına bir şey gelmemişti. Eylemler bitti ve şimdi savaş vardı. Esas şimdi ne yapacaklardı? Kocasının hissettirmek istemediği tedirginliğini hatırladı, hiç uyumadığını, evdeki güvenli alanları tespit etmeye çalıştığını... Berbat bir geceydi.
"Benim küçük gecemde viran olmanın korkusu var." (Füruğ Ferruhzad)
*
Kızının elinden tutmuştu. Hızlı yürüyordu çünkü işe geç kalıyordu. Sırtında okul çantasıyla koşar adım yürüse de babasına yetişemiyordu. Baba bunu fark edince yavaşladı biraz. Kızının saçını okşadı ve gülümsedi ona. "Az kaldı" dedi.
Kadın bulaşıkları yıkadı. Yemek masasını ıslak bir bezle temizledi. Masanın etrafına dökülmüş yemek artıklarını süpürdü. Kızın oturduğu sandalyede ekmek kırıntıları vardı. Onu da temizledi. Pencereden dışarı baktı. Bugün yapması gereken işleri düşündü.
Kızı okul kapısından içeri girmeden dönüp babasına baktı. Babası oradaydı. Babası hep oradaydı. Ona el sallamadan işe gitmezdi. Kızına el salladı. Kızı okul kapısından girip gözden kaybolunca saatine baktı. İşe geç kalmıştı. Şimdi koşar adım geri dönmesi gerekiyordu. Patrona gecikmenin nedenini izah edebileceğini düşündü. Zaten savaş vardı ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Artık herkes herkesi anlayacaktı ya da hiç kimse ötekinin derdiyle hemhal olmayacaktı.
"Rüzgar bizi kendisiyle götürecek. (F. Ferruhzad).

Balkondaki çiçeklere su verdi. Bugün ev işlerini erken bitirmek istiyordu. Alışverişe gidecekti bugün ve hem kızının hem kocasının sevdiği yemeklerden yapacaktı. Doğrulup sokağa baktı. Kamyonetin kasasında meyve, sebze satan adam sokağın başındaki yerini almıştı. Yan yana dizdiği kasalar rengarenk bir görüntü veriyordu. Gün başlamıştı fakat sokak tenhaydı. Televizyonun sesi balkona kadar geliyordu. İşi gücü bırakıp televizyonun karşısına oturdu kadın. Devlet adamlarının tehditleri yıkım görüntülerinin üstüne düşüyordu. Televizyon öldürülen insanlar yerine vurulan hedefleri veriyordu.
"Ey sen, sevginin gücüyle taşan nehir
Bize doğru gel
Bize doğru gel." (F. Ferruhzad)
*
Adamın işyeri uzak değildi. Hızlı adımlarla yürürken berbat bir gecenin yorgunluğunu hissetti bütün vücudunda. Kızına bir şey olacak korkusuyla uyuyamamış, kızının uykusunu izlemişti bütün gece. Televizyon haberleri bir felaketi bildiriyordu. Gece gökyüzünde kayan yıldızlar gibiydi füzeler. Görsel bir şölen sunan harika teknoloji! Sonra büyük patlamalar... "Bu daha ne kadar sürecek" diye düşündü.
"Bu patlamalar ardarda
Bu zehirli bulutlar?
Ey dost, ey kardeş, ey herkes!
Yazın tarihini gül soykırımının" (F. Ferruhzad).
*
Çok az insan vardı sokakta, caddede. Savaş vardı ve herkes güvenli alanlara çekilmişti. Yine de dükkanlar müşteri bekliyordu. Kim bilir hangi işlerini halletmek için sokaktaydı insanlar. Araçlar bir yerden bir yere gidiyordu yine. Tanıdığı bir iki kişiye selam verdi, selam aldı.
Savaş başlamıştı ve savaş inanla birlikte insanın ürettiği her şeyin katledilmesi anlamına geliyordu. Savaş başlamıştı ve kendi başına savaşa nasıl karşı çıkacağını bilmiyordu. Savaş başlamıştı ve küçük kızını nasıl koruyacağını bilmiyordu. Kaçıp gitmeliydi belki şehirden ve ülkeden. Ama kavgalı da olsa şehriydi, ülkesiydi, tarihiydi burası. Ölümden korkup nereye kaçıp gidecekti? En çok adı mülteci olan bir başka ölüme.
"Ölümden korkmuş değilim hiç/pespayeliğinden/kırılgan gerçi/elleri./Tek korkum/insan özgürlüğünün/mezarcının ücretinden/ucuz olduğu/bir ülkede/ölmek. (Ahmed Şamlu)
*
Patlama sesiyle sarsıldı. Bina tepesine yıkılacak sandı. Kulağındaki uğultu bitmek bilmedi. Patlamadan önce elinde ne vardı, hatırlamadı. Çay bardağı mı, televizyon kumandası mı? Televizyon hâlâ açıktı. Bina sallanmıyordu. Dışarıdan sesler geliyordu. Çığlıklar ve arabaların alarmları. Siren sesleri her yerden geliyordu sanki. Balkona çıktı. Seyyar manav meyve sebze kasalarının yanında duruyordu, ne yapması gerektiğini bilmeden. Ta öteden bir yerden dumanlar yükseliyordu. Sebze meyve kasaları rengarenkti, göğe yükselen duman kapkaraydı. Dumanın yükseldiği yer okulunun bulunduğu civardaydı. Kızı okuldaydı. Kapıya koştu. Kapıyı arkasından kapatmayı akıl edemedi. Ayağında terlik yoktu. Saçını örtecek bir şey yoktu başında. İndiği merdivenler hiç bitmiyordu.
Tanrım, Tanrım
Kızlar sessiz kalmamalı
Yaşlanırken, umutsuz ve yorgun adamları." (A. Şamlu).
*
Patlama, işyerinin bulunduğu binanın kapısında yakaladı adamı. Yere çökmüştü neden çöktüğünü bilmeden. Yüreği ağzına gelmişti. Korkmuştu ve sanki bütün iç organları bulundukları yerden fırlamıştı. Nedense gözlerini sıkıca kapatmıştı. Elleri kulağındaydı gürültüyü duymamak için. Ancak sesler her yerden saldırıyordu adeta.
Etrafına baktı. Sokaktaki birkaç kişi dehşet içindeydi. Kimi onun gibi çömeliş, kimi yüzükoyun yere uzanmıştı. Sonra birlikte doğruldular. Biri üstünü başını sildi sert ve hızlı bir şekilde ve bunu sonsuza kadar yapacaktı sanki. Göğe yükselen kesif dumanı izlediler. Dumanın okuldan yükseldiğini neden sonra fark ettiler. Okula doğru yürüdüler önce, sonra bir talimat almış gibi koştular. Dumana doğru. Ölüme doğru.
"gelecek olursanız eğer benim mezarıma,
usulca ve yavaşça gelin ki,
aman çatlamasın
yalnızlığımın ince porseleni." (Sohrab Sepehri)
NOT: İran'ın Minab kentinde vurulan ilkokulda 168 kişi öldürüldü. Öldürülenlerden 139'u yaşları 7 ile 12 arasında olan kız çocuklarıydı.