Resmi verilere göre Türkiye İstatistik Kurumu yıllık enflasyonu yüzde 32,37 olarak açıklıyor. Gıda enflasyonu ise yüzde 34,55. Aylık artış yüzde 4,18.
Kağıt üzerinde bakıldığında bu oranlar, teknik bir ekonomik tablo gibi durabilir. Ancak aynı veriler, mutfakta eksilen bir tabak yemeği, pazardan alınamayan sebzeyi, ay sonunu getiremeyen bir haneyi anlatıyor.
Çünkü bu artışlar sadece fiyatlara yansımıyor, doğrudan insanların yaşam kalitesini aşağı çekiyor. Nitekim DİSK-AR’ın hesaplamalarına göre, asgari ücret daha yılın dördüncü ayında 4 bin 110 lira erimiş durumda. En düşük emekli aylığındaki kayıp ise 2 bin 928 lira. Yani gelir sabit kalırken, hayat pahalanmaya devam ediyor.
Daha çarpıcı olan ise, bu yükün toplumun hangi kesimlerinin sırtına bindiği. En düşük gelir grubundaki yurttaşlar, toplam gelirin yalnızca yüzde 6,3’ünü alabiliyor. Buna karşılık en zengin yüzde 20’lik kesim gelirin neredeyse yarısını, yüzde 48,1’ini elde ediyor.
Bu tablo, ekonomik eşitsizliğin artık istatistiksel bir veri değil, günlük hayatın belirleyici gerçeği olduğunu gösteriyor.
Gelir dağılımındaki bu uçurum, harcama alışkanlıklarında da kendini açıkça ortaya koyuyor.
Yoksul kesimin harcamaları içinde gıdanın payı yüzde 30’un üzerinde. Ancak artan kira ve ulaşım giderleri, bu oranı bile aşağı çekmeye başlamış durumda.
İnsanlar artık doymaktan değil, barınmaktan ve işe gidebilmekten yana tercih yapmak zorunda kalıyor. Sofradan eksilen her lokma, aslında sistemin yarattığı bir zorunluluğun sonucu. Öte yandan, enflasyon hesaplamalarında ortaya çıkan farklılık da dikkat çekici bir boyutta.
Enflasyon Araştırma Grubu verilerine göre yıllık enflasyon yüzde 55,38 seviyesinde. TÜİK ile ENAG arasındaki bu ciddi fark, yalnızca bir metodoloji tartışması değil, aynı zamanda toplumun hissettiği gerçek enflasyon ile açıklanan enflasyon arasındaki uçurumu da gözler önüne seriyor.
Çarşıda, pazarda, kirada, faturada hissedilen hayat pahalılığı, çoğu zaman açıklanan rakamların çok ötesinde. Bu yüzden insanlar artık sadece enflasyonu takip etmiyor, kendi hayatlarının enflasyonunu yaşıyor. Bugün gelinen noktada mesele yalnızca fiyat artışları değil. Mesele, bir toplumun giderek daha fazla kısmının yoksullaşması, geçim derdinin kalıcı hale gelmesi ve umudun ekonomik koşullara bağlı olarak aşınmasıdır.
Ekonomi, yalnızca büyüme oranlarıyla değil, insanların nasıl yaşadığıyla ölçülür. Eğer bir ülkede insanlar gıdadan kısıp kiraya yöneliyorsa, bu sadece ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda sosyal bir kırılmadır.
Ve bu kırılma, rakamlardan çok daha derin bir gerçeği işaret eder.
Geçim sıkıntısı artık istisna değil, hayatın kendisi haline gelmiştir.