Gönüller yapmaya geldim

Hayret etmek, dünyaya gözlerimizi açtığımız ilk andan itibaren hissettiğimiz ilk duygulardan biri. İnsan olmanın, hayata bağlanmanın, dünyayı keşfetmenin işaretidir. Doğumdan ölüme kadar hep bizimle gelir. Fakat ne yazık ki büyüdükçe hayret ettiğimiz iyi şeylerin sayısı gittikçe azalır.

Abone Ol

Yeryüzüne henüz ayak basmışken kuşlara, insanlara, renklere, seslere hayret ederiz fakat zamanla işin rengi değişir. İnsanların cüretkarlığına, temelsiz özgüvenlerine, toplumun çürümesine, mantığın devre dışı kalmasına ve en çok da ahmaklığa hayret etmeye başlarız. Tabii bu hepimiz için geçerli değildir. Durumun bir de hayret edilen olma kısmı vardır…

Çağımızın en hızlı yayılan hastalığı belki de ahmaklıktır. Gürültülü, kendinden emin, itiraz kabul etmeyen bir ahmaklık. Kırmayı cesaret, hoyratlığı samimiyet, kendini dev aynasında görmeyi başarı, kaba olmayı üslup zanneden bir anlayış… Ve bu anlayış ne yazık ki toplumda karşılık bulabiliyor. Toplumun çürümesindeki ilk adım da burada başlıyor.

Robert Musil, Ahmaklık Üzerine adlı eserinde sarsıcı bir tespitte bulunur: “Ahmak biri, genellikle sırf ahmaklığını saklayacak kadar akıllı olmadığı için kibirli durur.” Hiçbir yetkinliği olmayan, emek sarf etmeyen ama buna rağmen ön plana çıkmaya çalışan insanların tümünde bunu görürüz.

Ahmaklık çoğu zaman saklanmaz, sergilenir. Kibirle beslenir, kendini olduğundan büyük görür, her konuda söz söyleme hakkını doğal bir yetki gibi taşır. Hakkı olmadığı durumlarda bile hak iddia eder. Yanılma ihtimalini düşünmez; çünkü düşünmek emek ister, şüphe ister, tevazu ister.

Ve toplum, çoğu zaman bu kibri özgüven sanır.

Asıl tehlike burada başlar. Çünkü ahmaklık yalnız başına güçlü değildirama normalleştirildiğinde bulaşıcıdır. İnsanlar düşünmek yerine taraf tutmayı, anlamak yerine hüküm vermeyi seçtikçe akıl devre dışı kalır. Buradan da büyük bir bencillik ve sosyal çürüme ortaya çıkar. Sosyal çürüme de toplumsal maneviyatı temelden sarsmaya başlar. Peki bu durumun çözümü nedir? Sosyal sorumluluk.

Sık, sık kullandığımız ama manasını sorgulamadığımız kavramlardan biri. Sosyal sorumluluk; kendimizi topluma, insanlara, doğaya karşı sorumlu hissetmektir. Savaşta ölen çocuklar, çocuklarına mahcup olan anne ve babalar, aç uyuyan bebekler, soğukta donan hayvanlar… Kendimizi bunların hepsine karşı sorumlu hissetmektir.

Yunus Emre’nin hepimizin aşina olduğu bir şiiri var : “Ben gelmedim dava için, benim işim sevi için/Dost'un evi gönüllerdir, gönüller yapmağa geldim”

İnsani tüm hırslarımızı, bencilliklerimizi bir kenara bırakıp gönüller yapmaya odaklanmak… Dünyaya dair yıkıcı olan her şeye, ahmaklığa, kibre, toplumsal çürümeye karşı ancak böyle savaşabiliriz.

Emekliliğimizi planlamaktan, arsa almaktan, çocuklarımız için birikim yapmaktan çok daha değerli bir yatırım bu. Çünkü toplumun gittikçe çürüdüğü bir ortamda hiçbir para birimi bizi tatmin etmez.

Hayat sınavımızın tam da ortasındayız. İşin ilginç tarafı şu ki soruları da cevapları da biz yazıyoruz fakat asıl sınav cevaplarda değil sorularda saklı.

Kendi yazdığımız sorulardan sorumluyuz, kendi şekillendirdiğimiz toplum gibi.

Kendimize neler sorduğumuzu bir kez daha gözden geçirmeliyiz.

Çünkü bu sınavın telafisi yok, değil mi sevgili okur?