Görmeden bilmek, duymadan yazmak

Türkiye’de ‘Kürt sorunu’ üzerine konuşmak cesaret ister derler.

Abone Ol

Doğru.

Ama illa konuşulacaksa da, mevcut duyduklarımızdan daha fazlası gerekir.

Mesela bilgi, temas ve samimiyet.

Ne yazık ki bu üçlünün eksik olduğu bir yerden konuşan, hatta ahkâm kesen çok sayıda yazar ve gazeteci var. Kürtler’in yaşadığı yerleri bilmeden, o sokaklarda yürümeden, o evlere misafir olmadan, o insanların gündelik hayatına tanıklık etmeden ‘Kürt sorunu’ hakkında kalem oynatmak ise cesaretten çok konforla ilgili.

Kürtler’in yakın tarihimiz boyunca neler yaşadıklarını tanıklarından dinlemeden, çekilen acıların fotoğraflarına dokunmadan ve bu acıları ömürleri boyunca yaşamak zorunda kalanlara kulak kesilmeden konuşmak ise biraz ‘vicdanla’ alakalı. İstanbul’un, Ankara’nın, İzmir’in merkezinden bakarak, harita üzerinde yeri bilinen ama zihinde hâlâ ‘uzak’ olan şehirler hakkında yazılan yazılar.

Diyarbakır, Van, Mardin, Hakkâri; çoğu köşe yazısında ya bir istatistikten ya da bir güvenlik parantezinden ibaret olarak değerlendiriliyor. Oysa bu şehirler rakam değil, manşet hiç değil. Yaşayan, düşünen, gülen, öfkelenen insanlardan oluşuyor.

Bu yazarların ortak bir dili var. Kürt sorunu ya tamamen inkâr edilir ya da sadece bir kaç boyuta indirgenir. ‘Ekonomik geri kalmışlık’, ‘terör’, ‘dış güçler’ gibi hazır kalıplar, sahaya hiç inilmeden ardı ardına dizilir. Oysa mesele, bir Excel tablosuna sığmayacak kadar insani, bir güvenlik raporuna hapsedilemeyecek kadar derindir.

Hiç Lice’de Silvan’da bir kahvede oturmuşlar mı mesela? Ya da Yüksekova’da atanamayan bir öğretmenin, bir esnafın, bir üniversite öğrencisinin gündelik hayatını dinlemişler mi? Bir annenin çocuğunu gurbete gönderirken hissettiklerini ya da bir gencin kimliğini saklamak zorunda kaldığı anları duymuşlar mı?

Çoğu hayır.

Ama buna rağmen, ‘Kürtler ne istiyor?’ sorusuna net cevaplar vermekten geri durmazlar.

Sorun tam da burada başlıyor.

Görmeden bilmek, duymadan yazmak.

Empati yerine ezber, merak yerine önyargı.

Kürt meselesi hakkında konuşurken Kürtleri özne olarak değil, nesne olarak gören bir dil bu. Kürtler hakkında konuşuluyor ama Kürtlerle konuşulmuyor. Daha doğrusu Kürtler konuşmuyor. Her türlü saçmalık ve hakaret ediliyor ama cevap hakkı hiçbir zaman tanınmıyor hak sahibine.

Gazetecilik, yalnızca masa başında yapılan bir iş değildir. Hele köşe yazarlığı, sadece fikir beyan etmek hiç değildir. Sorumluluk gerektirir. Gidip görmek, dinlemek, anlamaya çalışmak gerekir. Aksi hâlde yazılanlar, toplumu aydınlatmaz; sadece mevcut kutuplaşmayı besler.

Ve gün gittikçe bu kutuplaşmayı daha derinden hissediyoruz. En sıradan bir futbol müsabakasında bile bu kutuplaşma kendini gösteriyor. Alın size Amedspor’un nicedir yaşadıkları orta yerde duruyor. Elbette herkes bölgeyi gezmek zorunda değil. Ama bilmediğini bilmek zorunda. Bilmediği bir hayat hakkında kesin hükümler vermemek zorunda.

‘Ben orayı görmedim, o insanlarla konuşmadım ama…’ diye başlayan cümleler, dürüstlüğün ilk adımı olabilir. Ne yazık ki çoğu yazar bu adımı bile atlamayı tercih ediyor. Kürt sorunu, sadece Kürtlerin sorunu değildir. Bu ülkenin ortak meselesidir. Ve ortak meseleler, yüzeysel bakışlarla değil, derinlikli bir anlayışla ele alınır. Bunun yolu da önce susmayı, sonra dinlemeyi, en son konuşmayı bilmektir.

Bir süredir ‘kör-topal’ bir süreç devam ediyor ve bu süreci konuşanların dilleri kutuplaşmaya davetiye çıkarır vaziyette. Hiç olmayacak şeyleri söylemek, olmamışları olmuş gibi göstermek kimseye yarar sağlamaz. Çok zor değildir cüzdan ile vicdan arasındaki köprüyü sağlam tutmak. Belki de bazı köşe yazarlarının, siyasetçilerin ve konuşanların en çok ihtiyacı olan şey, yeni bir kaynak ya da yeni bir kavram değil; bir otobüs bileti, bir çay daveti ve biraz da vicdan.

Diyarbekir’den çayımızı demledik, bekleriz…