Nasıl bir duruşa sahip olursak olalım, hangi çalışmanın içinde yer alırsak alalım, eğer ortaya çıkan sonuç insanın yaşamına dokunmuyorsa, dönüp yeniden bakmak gerekir. İnsanlar nasıl yaşıyor? Kendilerini ne kadar değerli hissediyor? Yapılan çalışmalar kimin için ve ne kadar nefes aldırıyor? Ne kadar duyulabiliyor?
Çevremize dikkatlice baktığımızda, herkesin bir şeylerle meşgul olduğunu görüyoruz. Toplantılar yapılıyor, çalışmalar yürütülüyor, planlamalar hazırlanıyor. Fakat bütün bunların insan yaşamındaki karşılığı ne kadar görülebiliyor? İnsanların huzuru, güveni, neşesi ve yaşam kalitesi bu çalışmaların neresinde duruyor?
Bir pratiği savunmak ile o pratiği yaşamın içinde görünür kılmak aynı şey değildir. İdeoloji, siyaset ya da örgütlenme… insanın yaşamında karşılık bulduğunda anlam kazanır. Aksi halde ortaya çıkan şey zamanla kendi etrafında dönen bir yapıya dönüşür.
Her kurumun, her yapının ve her çalışmanın kendine özgü yanları olabilir. Ancak özgünlük kopukluk anlamına gelmez. Birbirine dokunmayan ve ortak bir yaşam bütünlüğü oluşturmayan çalışmalar, zamanla parçalanmaya başlar. O zaman herkes kendi alanında çalışır ama ortaya ortak bir enerji çıkmaz.
Soru şudur: Kurumlar ve içinde yer alanlar neye hizmet ediyor? İnsanların yaşamını bütüncül kılmaya mı, yoksa kendi işlerini, işleyişlerini sürdürmeye mi? Bu soruyu cesaretle soramadığımız sürece birçok sorunun etrafında dolaşır, fakat özüne ulaşamayız.
İnsanın Görünmediği Yer
Bugün birçok alanda yaşanan temel sorunlardan biri, insanın giderek görünmez hale gelmesidir. Birçok arkadaş yıllarını bu çalışmalara vermiştir. Büyük bedeller ödemiş, önemli deneyimler kazanmış ve ciddi bir birikim oluşturmuştur. Fakat çoğu zaman bu birikimlerin ne kadar değerlendirildiği tartışmalıdır.
Oysa yılların deneyimi yalnızca geçmişin hatırası değildir. Doğru değerlendirildiğinde yeni alanlar açabilecek bir potansiyeldir. Cezaevinden çıkan arkadaşlara dönük durum da bunun bir parçasıdır. Yıllar sonra yaşamın içine dönen bu insanlar için nasıl bir hazırlık yapıldı? Nasıl bir ilişki kuruldu? Neleri hissettiği, hangi ihtiyaçlarla karşı karşıya olduğu ne kadar duyuldu ve soruldu? Daha da önemlisi, nefes alabileceği ekonomik, sosyal ve yaşamsal bir güven alanı oluşturubildik mi?
Unutmayalım, olanakları sahiplenen, kendi görmek istediği yerden bakıyor. Bir insanın değerli olduğunu görmek için makam, mevki ya da rütbesi mi gerekiyor?
Bazen çok basit görünen meseleler bile aylarca çözümsüz kalabiliyor. Bir haberleşme süreci gereği gibi yapılmıyor. Görüşme talepleri askıda kalıyor. Birçok mesele, netleştirmek yerine, zamana yayılıyor. Belirsiz bırakılıyor ya da erteleniyor. Bunlar duruşları özetleyen durumlardır. Duruş, söylenen sözden daha yüksek bir sesle, insanın ne yaptığını ortaya koyuyor.
İletişim yalnızca bilgi alışverişi değildir. İletişim, karşındaki insanın varlığını tanımaktır. Bir insana zamanında dönüş yapmak, bazen uzun konuşmalardan daha değerlidir. Çünkü insan, cevaptan önce yapılan işin nasıl bir ciddiyetle yürütüldüğünü hissetmeye ihtiyaç duyar. Ciddiyet ve duruş, yürütülen çalışmanın niteliği ile birlikte kendini gösterir.
İnsan duyulmadığını hissettiğinde yalnızca bir iletişim sorunu yaşamaz. Bulunduğu alanla arasındaki bağ da zayıflamaya başlar. Zamanla uzaklaşan şey yalnızca insan değil, birlikte yaşam kurma imkânıdır.
Yetkiyle Değil Yaşamla Güçlenmek
Üzerinde düşünülmesi gereken bir konu da insanların yetki ve görevlerle kurduğu ilişkidir. Birçok yerde insanlar sahip oldukları görevler ölçüsünde etkili görünürler. Fakat aynı insanlardan yetki alındığında geriye ne kalıyor? Asıl soru budur. Çünkü gerçek ivme makamdan değil, insanın yaşamla kurduğu ilişkiden doğar. Bir insan yalnızca yetki sahibi olduğu zaman etkili olabiliyorsa, burada üzerinde düşünülmesi gereken bir durum vardır. Çünkü yaşamın içinde karşılığı olmayan hiçbir yetki kalıcı değildir.
Bunlar kişileri yargılamak için değil, oluşan kültürü anlayabilmek için sorulması gereken sorulardır. Çünkü zamanla bazı yapılarda, yaşamın kendisinden çok mekanizmanın kişiye göre işlemesi önem kazanmaya başlıyor. İnsan ikinci plana düşerken prosedürler öne çıkıyor. Duyarlılığın yerini alışkanlıklar, ilişkinin yerini rutinler ve bu rutinleri kontrol edenler alıyor.
İşte kopuş tam da burada başlıyor.
Çekim Alanı Oluşturabilmek
Birçok yerde insanlar neden uzaklaşıyor sorusu soruluyor. Oysa sorunun kendisi yanlış kuruluyor. Çünkü çoğu zaman uzaklaşan insan değildir, insanı içine alabilecek çekim alanı yeterince oluşmamıştır. İnsan, sürekli çağrılarla, görevlerle ya da sorumluluk hatırlatmaları ile bir yerde kalmaz. İnsan, kendisini rahat hissettiği, görüldüğü, nefes alabildiği ve doğal olarak katkı sunabildiği yerlere yönelir.
Bu nedenle asıl mesele insanları bir yere çağırmak değil. İnsanların çekinmeden girebileceği yaşam ve çalışma alanları oluşturabilmektedir. Öyle bir atmosfer oluşmalıdır ki, insanlar kendilerini yabancı hissetmesin. Öyle bir ilişki kurulmalıdır ki, insanlar kendilerini kanıtlama ihtiyacı duymasın. Öyle bir kapsayıcılık oluşmalıdır ki, hiç kimse kendisini dışarıda görmesin. Çekim alanı yalnızca bir etkinlik ya da program değildir. Çekim alanı, insanın kendisini rahatça ifade edebildiği, duyulabildiği, sorgulayabildiği, katkı sunabildiği ve varlığıyla değer görebildiği yaşamın kendisidir.
Böyle bir ortam oluştuğunda insanlar davet beklemeden gelir. Görev verilmesini beklemeden katkı sunar. Kendisine yer açılmasını beklemeden yaşamın doğal bir parçası haline gelir. Çünkü insanı harekete geçiren şey çoğu zaman çağrı değil, hissettiği yaşamdır.
Belki de yapılması gereken, insanları görmek ve ilişkiyi oradan kurmaktır. Çünkü insanı görmeden, toplumu görmek mümkün değildir. İnsanı duymadan, siyaseti duymak ve yapmak mümkün değildir. İnsanın nefes alamadığı yerde, hiçbir duruş gerçek anlamda yaşayamaz. İnsan güçlenmeden hiçbir çalışma güçlenemez. İnsan yaşamı zenginleşmeden hiçbir örgütlenme derinleşemez. Çünkü yaşamın olmadığı yerde örgütlenme büyüyebilir, fakat kök salmaz. Asıl mesele ise kök salabilen bir yaşamı birlikte oluşturabilmektedir.
Herkes rahat olsun. Asıl hesabı kendimize soruyoruz. Böyle bir zemini nasıl oluşturduk? Bu zemini oluşturan yönlerimiz nelerdi? Çünkü bu zemini yaratan bizdik. Kişiliğimizde biriken, binlerce yılın insan olmayan yönleri idi. Dolayısıyla esas sorgulamayı kendimizden başlatıyoruz. Kendimize dönüyor ve bu hesabın, önce bizden çıkması gerektiğini biliyoruz.