Güç, popülizm ve bedelini ödeyen insanlık

Son yıllarda dünya siyasetinde bazı liderlerin attığı adımlar, yalnızca kendi ülkelerinde değil, küresel ölçekte de ciddi tartışmaların fitilini ateşledi. Donald Trump ve Benjamin Netanyahu bu isimlerin başında geliyor. Ancak onları değerlendirirken, sloganların ötesine geçip somut politikalar ve sonuçlar üzerinden konuşmak gerekir.

Abone Ol

Modern çağın siyasetinde popülizm, artık yalnızca bir seçim stratejisi değil, yönetim biçimine dönüşmüş durumda. Donald Trump, başkanlığı döneminde göçmen politikaları, sert güvenlik söylemleri ve uluslararası anlaşmalardan çekilme kararlarıyla dünya düzeninde ciddi kırılmalara yol açtı. Özellikle Paris İklim Anlaşması’ndan çekilme gibi adımlar, yalnızca siyasi değil, gezegenin geleceğini ilgilendiren sonuçlar doğurdu.

Trump’ın dili ve tarzı, toplumları birleştirmek yerine ayrıştıran bir siyaset anlayışını da normalleştirdi. Bu durum, sadece ABD içinde değil, dünya genelinde benzer liderlik tarzlarının önünü açan bir etki yarattı.

Benjamin Netanyahu ise uzun yıllardır süren politikalarıyla özellikle Orta Doğu’da tansiyonun düşmemesinde önemli bir aktör olarak görülüyor. Gazze başta olmak üzere Filistin topraklarında yaşanan askeri operasyonlar, uluslararası kamuoyunda sık sık ‘orantısız güç kullanımı’ ve ‘insani kriz’ tartışmalarını beraberinde getiriyor.

Bu süreçte yaşanan sivil kayıplar, yıkılan şehirler ve yerinden edilen binlerce insan, savaşın gerçek yüzünü bir kez daha ortaya koyuyor. Eleştirilerin odağında ise, güvenlik gerekçesiyle yürütülen politikaların insani boyutunun giderek geri plana itilmesi var.

Her iki liderin de ortak noktası, güvenlik söylemini merkeze alan politikalar üretmeleri. Ancak burada kritik soru şu. Güvenlik sağlanırken insanlık değerleri ne kadar korunuyor?

Devletlerin kendilerini savunma hakkı elbette tartışılmaz. Ancak bu hak, sivillerin hayatını hiçe sayan uygulamalara dönüştüğünde, uluslararası hukuk ve insan hakları ilkeleri devreye girer. İşte tartışma tam da bu noktada büyüyor.

Bugün bu tarz liderlerin yükselişi, sadece bireysel tercihlerle açıklanamaz. Küresel eşitsizlikler, güvenlik kaygıları, ekonomik krizler ve kimlik politikaları, toplumları daha sert ve radikal söylemlere açık hale getiriyor.

Bu liderler bir sonuç mu, yoksa bir neden mi?

Belki de her ikisi.

Tarih bize şunu defalarca gösterdi:

Kontrolsüz güç, er ya da geç insanlığa zarar verir.

Bugün ihtiyaç duyulan şey; daha fazla silah, daha sert söylemler ya da daha keskin ayrımlar değil. Aksine, uluslararası hukukun güçlendirilmesi, diplomasinin ön plana çıkması ve en önemlisi insan hayatını merkeze alan bir siyaset anlayışıdır. Çünkü günün sonunda, siyasi kazançlar geçicidir.

Ama kaybedilen her insan hayatı, insanlığın ortak hafızasından gidiyor