Bu cümle, aslında çağımızın vicdani açmazını özetliyor. Bir yanda iyilik yapma arzusu, diğer yanda suistimal edilme korkusu. Kalbimiz ‘ver’ diyor, aklımız ‘ya kandırılırsan?’ diye fısıldıyor. Böylece iyilik, niyet aşamasında donup kalıyor.
Oysa insan, insan için vardır. Herkes, herkes için bir ‘herkes’tir. Bir başkasının hayatında küçücük bir dokunuş bile bazen bir kaderi değiştirebilir. Ama biz, güven duygusunu yitirdikçe iyiliğin akışını da kesiyoruz.
Güven, bir toplumun görünmeyen harcıdır. O harç çatladığında, binalar değil ilişkiler yıkılır. Yardım kampanyalarındaki usulsüzlük haberleri, sahte bağış linkleri, kötü niyetli insanlar…
Evet, bunlar var.
Ama birkaç kötü örnek yüzünden iyiliğin tamamını askıya almak, aslında kötülüğün en çok istediği şey değil mi? Toplum olarak yaşadığımız her kriz (deprem, sel, yangın, savaş) bize bir gerçeği gösterdi: İnsan, zor zamanlarda dayanışma ile ayakta kalıyor. İlk gün herkes koşar, elini uzatır. Fakat zaman geçtikçe şüphe, yorgunluk ve umutsuzluk iyiliğin önüne geçmeye başlar.
Oysa ‘iyilik bir refleks olmalıdır’ diyenler sonuna kadar haklılar. Eskiden mahalle kültürü vardı. Kapı komşusunun aç olduğunu bilmek ayıp sayılırdı. Şimdi ise yan dairemizde kimin yaşadığını bilmiyoruz. Bireyselleştikçe yalnızlaştık, yalnızlaştıkça duyarsızlaştık.
İyilik, büyük kampanyalarla sınırlı olmak zorunda değil. Bazen bir öğrencinin defterini almak, bir yaşlının pazar torbasını taşımak, bir esnafın siftah yapmasına vesile olmak kadar sade ve insani olabilir. İyilik profesyonel bir organizasyon değil, vicdani bir reflekstir. Ve bu refleksi kaybetmeye başlıyoruz.
Güven, şeffaflıkla büyür. Yardım kuruluşları hesap verebilir olmalı, bağış yapanlar da bilinçli davranmalı. Ama en önemlisi, küçük ve doğrudan iyilikleri çoğaltmalıyız. Bazen aracıya gerek yoktur. Bazen bir insanın elini doğrudan tutmak yeterlidir. Unutmamalıyız ki güven, karşılıklı bir inşa sürecidir. Hiç kimse ilk adımı atmazsa, o köprü kurulmaz.
Eğer iyilik yapma cesaretimizi kaybedersek geriye sadece kuşku kalır. Kuşku büyüdükçe toplum küçülür. Oysa biz, ancak birbirimize yaslanarak büyüyebiliriz. Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey çok basit:
İyilik bulaşıcıdır. Bir kişinin attığı küçük bir adım, başka birine cesaret verir. Bir çocuğun gözündeki umut, bir yetişkinin kalbindeki korkudan daha güçlüdür.
Herkes, herkes için bir ‘herkes’tir.
Birimizin eksikliği hepimizi eksiltir.
Birimizin iyiliği hepimizi çoğaltır.
Güvenmek risklidir, evet.
Ama hiç güvenmemek daha büyük bir kayıptır.
Çünkü iyiliği kaybeden toplum, aslında kendini kaybetmiştir.