Hûn biqurbanakeziyêjinan bin

Taksiye binerken, "Genç başladık, genç bitireceğiz" demişti Kör. Öyle olsun, öyle olmasını çok isterim. Bir de, Kobanê'de ve dünyanın hiçbir yerinde çocuklar ölmesin, kadınların saç örgüsü savaş ganimeti olmasın isterim.

Abone Ol

Küçücük çay ocağının kapısı açıldıkça içeri dolan soğuktan anlaşılıyordu, buz gibi bir güneş vardı dışarıda. Karşılıklı iki sıra halinde, montlarımıza sarılmış oturuyorduk. Gözümüzü kaldırsak, karşıdakinin gözleriyle karşılaşıyorduk. Çay ocağının ortasına kurulmuş odun sobası gürül, gürül yanıyordu. Çay bardaklarıyla ellerimizi, çayla içimizi ısıtıyorduk. Sigara dumanı puslu bir perde gibi aramızdaydı. Dışarıdan gelenler ayaklarını kardan temizleme zahmetine girmediği için ıslaktı yerler.

Kimse konuşmuyordu nedense. Biri konuşacak olsa bütün kafalar sesin geldiği yöne dönüyordu.

"Güneş kar topluyor" dedi. Dip, dibe oturuyorduk. Soluğunu duyuyordum. Garson sobanın kapağını açınca yüzü aydınlandı, alevler güneş gözlüğünde belirdi.

"Sen körsün, güneşin ne topladığını nerden bileceksin" dedim. Kendi söylediğime, çay ocağının sükûnetini bozmaktan çekinerek, usulca güldüm. O, söylediğimi ciddiye almadı, sırıtmakla yetindi.

"Güneş kar topluyor" cümlesi binlerce yılın deneyimi ile demlenmişti ve enfes güzeldi. Bunu düşündüm fakat bu sessizlik katlanılır gibi değildi. Sobadan gelen çatırtı, çay demliğinin fokurtusu, iri tespih tanelerinin birbirine çarparken çıkardığı tok ses ve arada öksürük sesi olmasa, sessizlik hakimdi çay ocağında. Halbuki çay ocağı dediğin, insanların kös, kös oturduğu yer değildir, tam tersine, insanların muhabbet etmek için toplandığı mekan demektir. Bu sessizlik hem alışıldık bir durum değildi hem de giderek katlanılmaz bir hal alıyordu. Dışarıdaki buz gibi havaya benzeyen espri de dağıtamamıştı sessizliği.

*

Adam bir kurtarıcı gibi girdi içeri. Çay ocağında toplanmış ahalinin cümlesini selamladı ve kendisine gösterilen kursi'ye oturdu. Sessizlik bir uğultuya bıraktı yerini. Sesler duvarlarda yankılandı. Adamın ayakkabılarındaki kar hızla eridi, ince kıvrık bir şerit gibi sobaya doğru aktı. Yaşlı ve sakallıydı adam. Sakalına bakınca, camiden çay ocağına geldiği söylenebilirdi. Yine de yerlerin buz tuttuğu bu soğukta kim bilir ne işi vardı dışarıda. Belki evde, televizyon karşısında pineklemekten, can sıkıntısından firar etmişti.

"TêgotinkuliKobanêpênczarokanjibersermayêjiyanaxweji dest dane. (Kobanê'de beş çocuğun soğuktan vefat ettiği söyleniyor.) Bunu söylerken garsonun önündeki sehpaya bıraktığı çay bardağına şeker atmış, ağır ağır karıştırıyordu.

Bu haber çay ocağında uğultuyla dalgalandı. Adamın istediği de buydu galiba. Çünkü haberi yanındakine değil, çay ocağı ahalisinin duyacağı şekilde söylemişti.

Fakat anlaşılan oydu ki haber yeni değildi, herkes haberi çoktan duymuştu. Yorumlar, ek bilgiler ve Kobanê'nin son durumu, çay ocağında karşılıklı iki sıra halinde sıralanmış adamlar tarafından değerlendirildi.

O zaman fark ettim, çay ocağında hararetle bilgilerini paylaşan adamların hepsi yaşlıydı. "Kör" dedim arkadaşıma, "Bilgin olsun, bunların hepsi yaşlı." Başını değil, kulağını bana doğru uzatmıştı sanki. Sonra yüzünü bana çevirdi, gözlerimin içine bakar gibi. "Sen kendine bak. Bu adamların hepsinden daha yaşlısın sen" diye azarladı adeta.

Aslında yaşlı adamların siyasi gelişmeleri bunca yakından takip etmeleri karşısında duyduğum şaşkınlığı gizlemek için espri yapmaktı niyetim. Yine becerememiştim ve dışarıdaki buz gibi hava kadar kötü bir espri aramıza girmişti. Sustum.

Kobanê bir kez IŞİD denilen barbar örgütün kuşatmasından kurtarılmıştı. Şimdi aynı zihniyetteki başka bir örgütün, HTŞ'nin kuşatması altındaydı. Su, yiyecek, internet, ısınma imkânı alınmıştı Kobanê'de yaşayanların ellerinden. Kuşatma ne kadar sürecekti? Kimse bilmiyordu. Çünkü Kürt halkının dostu olduğunu iddia eden bütün dünya devletleri sırtlarını dönmüştü. Vahşete gözlerini ve kulaklarını kapatmışlardı. Bu devletlerin söylemlerine bakarsan, hepsi demokrasinin başkenti! Ama pratik sıfırın altında bir yerlerde, adına ulusal çıkar denilen bir hikâyenin altında sürünüyordu. Bu tutum, HTŞ'nin uyguladığı barbarlıkla eşdeğerdi.

Şu da söyleniyordu çay ocağında: "Kobanê bütün Kürtleri bir araya getirdi." Bu doğru mu ya da kimi politik şahsiyetlerin açıklamaları birlik için yeterli mi, bilmiyorum. Fakat Türkiye'deki siyasetçilere, gazetecilere, stratejistlere bakınca, Kürtlerin bir araya gelme ihtimalinin bile uykularının kaçmasına yettiğini görmek mümkün. Bu korkuya tanık olmak bir taraftan keyif verici, inkar etmeyeceğim. Ama bir taraftan da huzursuz edici ve üzücü. Çünkü kendisine aydınım, demokratım, laikim diyen bir yığın insan, mezalime uğramış Kürt halkının yanında durmak yerine, HTŞ gibi cihatçı, talancı, katliamcı bir örgütü temize çıkarma gayreti içinde. "Türkiye bu mudur?" diye sormadan edemiyor insan. Ve maalesef sorunun kendisi kadar cevabı da hüzün vericidir: Söz konusu Kürt halkı olunca, evet, Türkiye budur. Sene 2026 ve konuştuğumuz her şey acı vericiydi.

Ta öteki uçtaki adamlardan biri, "Hûn biqurbanakeziyêjinan bin" (Kadınların örgüsüne kurban olun) dedi, yüksek sesle. "Erêvelle" diyen de oldu, "Amin" diyen de.

*

Taksi durağına kadar yürüdük arkadaşımla. Onun görmeyen gözlerinde güneş gözlükleri vardı. Benim gözlerim görüyordu ve güneşin parlattığı kar gözlerimi yoruyordu. Kolumdaydı ve sık sık kayıp düşme tehlikesi atlatıyorduk. O zaman, "Kayar düşeriz, bundan bir şey çıkmaz. Yeter ki insanlıktan düşmeyelim" dedi.

Bu sefer bu ağır sözleri üstüme alınmadım çünkü sımsıkı sarılmıştı koluma. Durduğu yerden iftirayla, ihanetle, yalanla, korkuyla, menfaatle, sefaletle düşenlereydi sözleri.

Taksiye binip gitti.

Cadde alışılmadık biçimde sakindi. Fakat dünya sanki hiç olmadığı kadar gürültülü ve sahte bir yerdi. Kavgacıydı, fena halde kıyıcıydı. Aptallık derecesinde nedenlerle savaşlardan savaş beğeniyordu ve çok, çok ağırdı dünya.

Ve bir şekilde inandıklarının salt doğru olduğuna kendilerini ikna etmiş insanlar düşünmeyi, olanı biteni görmeyi, tartıp ölçmeyi unuttuklarının farkında değiller. İçinde yuvarlandığımız kalın karanlık da bu yüzden. Sanki sadece bu yüzden.

*

Yürüdüm postallarımın altında ezilen kara bakarak, çıkardığı sesleri dinleyerek. Yolum uzundu ve en çok yürürken şiirler, hikâyeler üşüşüyordu aklıma. Geçmiş nostalji, gelecek ürkütücü bir şeydi. Geçmiş ve gelecek, hep uzak zamanlar yani.

Taksiye binerken, "Genç başladık, genç bitireceğiz" demişti Kör. Öyle olsun, öyle olmasını çok isterim. Bir de, Kobanê'de ve dünyanın hiçbir yerinde çocuklar ölmesin, kadınların saç örgüsü savaş ganimeti olmasın isterim.

Postallarımın altında ezilen karın çıkardığı sese hep bir dalgınlık, bir bahar esintisi, bir özlem gibi mırıldandığım, "Dünya ve buralar güzel bir yer olacak" cümlesi eşlik ediyor. Bir de Oktay Rifat:

"Buraları rüzgâr, buraları yağmur,

Sol omzuna güneşi asmadan gelme!" (Buraları)