İLK KÖR NOKTA

İnsanlık İçin Yeni Bir Başlangıç Sorusu

Abone Ol

İnsanlık, binlerce yıldır aynı soruların etrafında dolaşıyor. Her çağ, kendinden öncekilerin çözemediğini çözeceğine inandı. Her yeni çıkış, insanı daha özgür, daha adil ve daha huzurlu bir yaşama ulaştıracağını söyledi. Bunun için sayısız düşünce üretildi. İnançlar doğdu. Devletler kuruldu. Devrimler yapıldı. Savaşlar verildi ve yenileri inşa edildi. İnsan, neredeyse denemediği hiçbir yol bırakmadı. Buna rağmen insanın insanla, doğayla ve en önemlisi kendisiyle kurduğu ilişki köklü biçimde değişmedi. Acılar biçim değiştirdi ama sona ermedi. Egemenlik el değiştirdi ama egemen olma eğilimi kaybolmadı. Adalet arayışı sürdü, fakat adalet kalıcı bir yaşama dönüşmedi. Bu kadar farklı yolun benzer sonuçlara ulaşması artık rastlantıyla açıklanamaz.

O hâlde durup başka bir yerden bakmak gerekiyor. İnsanlık bugüne kadar kuracağı dünyayı tartıştı, fakat o dünyayı kurmaya yönelen insanı aynı derinlikle tartışmadı.

Toplum konuşuldu, devlet, hukuk, ekonomi, ahlak ve inanç konuşuldu. Fakat bütün bunları kurmaya yönelen insanın kim olduğu, hangi zihinsel mirasın içinden geldiği, hangi görünmeyen yükleri taşıdığı ve kendisini neye dayanarak bu başlangıca ehil gördüğü neredeyse hiç temel mesele hâline gelmedi.

İlk kör nokta tam da burada oluştu. Çünkü insan, dünyayı değiştirmeye yöneldiği anda kendisini değiştirilmesi gereken ilk gerçeklik olarak görmedi. Kendisini başlangıcın konusu değil, başlangıcın sahibi kabul etti. Sorunu dışarıda aradı, çözümü ise kendisinde gördü. Böyle olunca da dışarıda kurduğu her şeyin, aslında kendi zihninin bir uzantısı olduğunu fark edemedi.

Görünmeyen Başlangıç

İnsanlık tarihine dikkatle bakıldığında ilginç bir ortaklık görülür. Birbirine en sert biçimde karşı çıkan düşünce ve uygulamalar bile aynı başlangıçtan hareket eder. Hepsi insan adına konuşur. Hepsi daha iyi bir gelecek vaat eder. Hepsi insanın dünyayı değiştirebileceğine inanır. Fakat dünyayı değiştirmeye yönelen insanın kendisini hangi hakla ve hangi bilinçle başlangıç kabul ettiği neredeyse hiç sorgulanmaz.

Oysa asıl soru tam burada başlar. Dünyayı kurmaya başlayan kimdir? Kendisini bu işe ehil kılan nedir? Kendi zihnini yeterince tanımayan biri, insanlığı tanımladığını nasıl söyleyebilir? Kendi içinde çözmediği yönelimleri, kuracağı dünyanın dışında bırakacağını nereden bilir?

Bu sorular bugüne kadar yeterince sorulmadığı için cevaplar da aynı sınırların içinde kaldı.

Hiçbir insan boşlukta doğmaz. Her insan, kendisinden önce oluşmuş uzun bir tarihin içinden gelir. Bir dilin, bir kültürün, korkuların, öfkelerin, üstünlük arzularının, alışkanlıkların ve sayısız görünmeyen etkinin içinde şekillenir. Buna rağmen dünyayı değiştirmeye yöneldiğinde çoğu zaman kendisini bu tarihin taşıyıcısı olarak değil, çözümün temsilcisi olarak görür.

İnsanlığın en büyük yanılgısı belki de tam burada başladı. İnsan, kendisini çözüm olarak kabul ettiği için kendisini araştırmaya ihtiyaç duymadı. Araştırılmayan hiçbir şey ise gerçekten aşılmış değildir.

İnsan kendi zihnini çözmeden, düşünceler üretti. Kendi eğilimlerini tanımadan, adalet tanımladı. Kendi korkularını görmeden, özgürlüğü savundu. Kendi içindeki üstünlük arzusunu fark etmeden, eşitlikten söz etti. Kendi çözülmemiş tarihini anlamadan, insanlığın geleceğini kurmaya yöneldi. Böyle olunca kurduğu her düşünce, farkında olmadan kendi zihinsel mirasını da geleceğe taşıdı.

Bugün yapılması gereken, hangi düşüncenin daha doğru olduğunu tartışmak değildir. Çünkü birbirine karşı çıkan yolların ulaştığı ortak sonuç ortadadır. Kimi hakikat adına konuştu, kimi özgürlük adına, kimi eşitlik adına, kimi inanç adına, kimi bilim adına, kimi devrim adına. İsimler değişti, yöntemler değişti, kavramlar değişti, fakat başlangıç değişmediği için sonuç da köklü biçimde değişmedi.

Demek ki asıl mesele düşünceler değildir. Asıl mesele, düşünceleri kuran insandır.

Burada hiç kimseyi yargılamak ya da hiç kimseyi yüceltmek gerekmiyor. Çünkü sorun tek tek kişiler değildir. Sorun, binlerce yıldır tekrar eden başlangıçtır. Her yeni çıkış, kendinden öncekilerin eksiklerini gördü; fakat kendi başlangıcını aynı açıklıkla göremedi. Böylece tarih, farklı adlarla aynı yönelişi yeniden üretmeye devam etti.

Başlangıcın Yönü Değişiyor

Buraya kadar söylenenler doğal olarak yeni bir soru doğuruyor. Eğer başlangıç yanlış yerde kuruluyorsa, bundan sonra nereden başlanacaktır? Bu soruya verilecek cevap, geçmişte verilen cevapların devamı olamaz. Çünkü aynı başlangıçtan hareket ederek farklı bir sonuca ulaşmayı beklemek, yalnızca yanılgıyı sürdürmektir.

İnsanlığın ihtiyacı yeni bir yol değildir. Yol eksikliği hiç olmadı. Yeni düşünceler de eksik olmadı. Mücadele de eksik olmadı. Eksik olan, bütün bu yolların aynı başlangıçtan doğduğunu görebilmekti. Gerçek değişim, insanın dünyayı değiştirmeye karar verdiği anda başlamaz. Gerçek değişim, insanın kendisini de değiştirilmesi gereken ilk gerçeklik olarak kabul ettiği anda başlar. İşte başlangıcın yönü burada değişir.

İnsan artık kendisini çözümün dışında değil, çözülmesi gereken gerçekliğin içinde görmeye başlar. Dünyayı kurmadan önce kendisini kurmanın zorunluluğunu fark eder. Kendi zihnini, kendi alışkanlıklarını, kendi korkularını, kendi üstünlük eğilimlerini ve kendi tarihini araştırmadan kuracağı hiçbir dünyanın kalıcı olamayacağını anlar. Çünkü insan, yalnızca fikirlerini değil, farkında olmadığı yönlerini de geleceğe taşır.

Burada önerilen, geçmişte ortaya çıkan düşüncelere bir düşünce daha eklemek değildir. Önerilen, insanlığın binlerce yıldır sorgulamadan kabul ettiği başlangıcı yeniden fark etmektir. Çünkü başlangıç değişmediği sürece değişen yalnızca isimler olacaktır.

İnsanlık binlerce yıldır aynı soruya farklı cevaplar verdi. Belki de artık değiştirilmesi gereken cevaplar değil, sorunun kendisidir. Çünkü bugüne kadar gözden kaçan şey, kurulacak dünyanın biçimi değil; o dünyayı kurmaya yönelen insanın kendisiydi.

İnsanlık, kuracağı dünyayı tartıştı; o dünyayı kurmaya yönelen insanı yeterince tartışmadı.

Yanılgılar çağı, yanlış düşüncelerin çağı değildir. Yanılgılar çağı, kendisini sorgulamadan başlangıç yapan insanın çağıdır.

İnsanlık, kendisini sorgulamadan dünyayı değiştirmeye çalıştığı sürece, değiştirdiği her dünya biraz daha kendisine benzeyecektir.