Evrenin Dili, Zihnin Dili Değildir
Evrene baktığımızda tekdüzelik görmeyiz. Aynı olan hiçbir şey yoktur. Her şey farklıdır ama hiçbir farklılık bütünden kopuk değildir. Atomlardan galaksilere, hücrelerden canlılara kadar yaşam sürekli dönüşür, değişir, birbirini etkiler ve birbirini tamamlar. Evrenin dili çatışma değil, ilişki ve uyumludur. Egemenlik değil, dengedir. Tek tipleşme değil, farklılıkların birlikte var olabilmesidir.
Peki insan neden bunu göremiyor?
Çünkü insan uzun zamandır doğaya kendi zihninin diliyle bakıyor. Gerçekliği olduğu gibi görmek yerine, onu kendi korkularının, çıkarlarının, iktidar arayışlarının ve biriktirdiği tarihsel kabullerin içinden okumaya çalışıyor. Böyle olunca doğa da değişmiyor. Yalnızca bizim onu algılama biçimimiz değişiyor.
Geçtiğimiz yıllarda Richard Dawkins, Gen Bencildir diyerek insan davranışlarını genler üzerinden açıklamaya çalıştı. Bu yaklaşım önemli tartışmalar doğurdu. Ama burada asıl dikkat çekici olan, genlerden çok, doğayı okuma biçimimizdir. Eğer genler gerçekten bencil olsaydı, yaşamın tamamı bencillik üzerine kurulmuş olurdu. Oysa yaşam bize bambaşka bir tablo sunuyor. Hiçbir canlı tek başına var olamaz. Hiçbir sistem yalnızca kendisi için işlemez. Her varlık, farkında olsun ya da olmasın, başka varlıklarla kurduğu ilişki içinde varlığını sürdürür. Demek ki bencillik doğanın yasası değil, insan zihninin gerçekliği yorumlama biçimlerinden biridir. Yani bencil olan yön değiştirmiş ve sapmış olan insan zihnidir.
Kopuş Nerede Başladı?
İnsan, evrenle çatışarak doğmadı. İnsan, evrenle çatışan bir hata hâline getirildi. Bu çatışmanın tohumu her insanın zihnine ekildi. Böylece insanın kendi içinde başlayan ayrışma, zamanla herkesin herkesle çatıştığı bir yaşam biçimine dönüştü. İnsan gerçekliği içinde hatalı olan belirli bir kesim değildir. Hepimiz aynı bozulmanın içindeyiz. Hepimiz yanlış bir yerde duruyor, yanlış bir yerden bakıyor ve yanlış bir yaşamı sürdürüyoruz. Oysa insan, evrenin dışında duran bir varlık değildir. O, evrenin kendi hareketinin, kendi enerjisinin ve kendi dönüşümünün ayrılmaz bir parçasıdır. Evrenin hiçbir parçası bütünden koparak var olamazken, insan kendisini bütünden ayrı bir varlık sanmaya başladı. İşte asıl kırılma da burada ortaya çıktı. Kırılma, insanın kendinden kopmasıydı.
Ama bu kopuş bir günde olmadı. Zihin, tarih boyunca yaşadığı korkuları, inançları, kimlikleri, iktidar biçimlerini ve alışkanlıklarını biriktirdi. Bu birikim zamanla öylesine büyüdü ki, insan kendi sesini duyamaz hâle geldi. Yaşamın sesi geri çekildi, zihnin gürültüsü öne çıktı. İnsan artık doğrudan yaşamı değil, zihninin oluşturduğu dünyayı yaşamaya başladı.
İşte asıl çatışma burada doğdu.
İnsan evrenle çatışmıyordu. İnsan, kendi zihninin kurduğu yapay dünya ile evrenin gerçekliği arasındaki çatışmayı yaşıyordu. Fakat bu çatışmayı dışarıda sandığı için, çözümü de hep dışarıda aradı. Doğayı, toplumu, sistemleri değiştirmeye çalıştı. Oysa değişmeden kalan tek şey, bütün bunları üreten zihnin kendisiydi. İnsan bu hale gelmişti.
Belki de bugün insanlığın yaşadığı en büyük kriz budur. Kendini dünyanın efendisi sanırken, kendi zihninin tutsağı hâline gelmesi…
Dolayısıyla insan evrenle çatışan bir hata değildir. Hata, insanın kendisini evrenden ayrı bir varlık olarak görmeye başlamasıdır. Çünkü ayrılık düşüncesi büyüdükçe yabancılaşma büyür. Yabancılaşma büyüdükçe korku çoğalır. Korku çoğaldıkça egemenlik arzusu doğar. Egemenlik ise hem insanı hem doğayı tüketen uzun bir bozulma sürecine dönüşür.
Belki de artık “Ben neyim?” sorusundan önce başka bir soruyu sormanın zamanı gelmiştir. Beni, kendimden ve doğadan uzaklaştıran nedir?
Bu soru, yalnızca insanı değil, insanlığın bütün tarihini yeniden okumaya çağırır. Yaşanmış bütün deneyimleri, gerçekleştirilen bütün devrimleri, ortaya çıkan bütün çıkış arayışlarını ve bugüne kadar inşa edilmiş bütün bilgi yapılarını yeniden sorgulamaya ve yeniden okumaya çağırır. Çatışmanın kaynağı doğru görülmeden, tarihin hiçbir dönemi, hiçbir devrimi ve hiçbir bilgi sistemi kendi gerçekliği içinde anlaşılamaz. Çünkü insan kendini bulduğu gün yeni bir kimlik edinmeyecek, yalnızca hiçbir zaman kopmadığı bütünün parçası olduğunu yeniden hatırlayacaktır. O zaman evren değişmeyecek. Değişecek olan, evrene bakan zihindir. Ve belki de gerçek dönüşüm ve insanlaşma tam burada başlayacaktır.