Şimdi kalkıp bunları tek tek sıralayacak değilim. Zaten bu mesleğin içinde olan herkes üç aşağı beş yukarı neyle mücadele ettiğimizi biliyor.
Ama ‘yerel gazetecilik’ denilince işi hafife alanlar varsa, onlara küçük bir hatırlatma yapmak gerekir. Yerelde gazetecilik; bazen ulusal medyanın görmediğini görmek, bazen de herkesin geçtiği sokakta kimsenin fark etmediği haberi yakalamaktır.
Yani mesele, haritanın neresinde olduğunuz değil, habere ne kadar yakın durduğunuzdur.
Gelelim kendi içimizdeki meselelerden birine.
Belki de en çok muzdarip olunan ve fakat dillendirilmeyen duurma…
Son olarak Cumhuriyet Halk Partisi Grup Başkanı Özgür Özel’in Diyarbekir ziyareti sırasında yaşananlar, bir basın mensubu olarak beni gerçekten rahatsız etti.
Kırdı, kızdırdı, isyan ettirdi ve olay mahallinde kızgınlığımı bağırarak ifade etmeme neden oldu.
Elinde kocaman televizyon kameraları, metrelerce yükselen monopotlar ve profesyonel ekipmanlarla çalışan arkadaşlarımızın kendilerini adeta ‘olayın ve yayının tek sahibi’ gibi görmesini anlamakta zorlanıyorum.
Yanlış anlaşılmasın…
O ekipmanlar zaten işlerini en iyi şekilde yapmaları için var. Kaç metreden çekim yapılacağını da biliyorlar, görüntüyü en kaliteli şekilde milyonlara ulaştıracak teknik imkâna da sahipler.
Peki o zaman cep telefonuyla, fotoğraf makinesiyle ya da daha mütevazı ekipmanlarla haber üretmeye çalışan meslektaşlarının önüne set çekmenin anlamı ne?
Valla yer yer, Çin Seddin’den daha çetin bir hal alıyor.
Setin biraz açılması, işini mütevazi ekipmanlarla yapmaya çalışanlar için, çölde su bulunmuş bir edaya dönüşüyor.
Tabi ‘büyük’ medya mensubu arkadaşların da bu ‘seddin’ içinde olmaları da gözden kaçmıyor.
Bazen öyle bir manzara oluşuyor ki, sanırsınız basın açıklaması değil de Amerikan futbolu maçı oynanıyor.
Omuz atan mı dersiniz, dirsek kullanan mı, biraz bana da yer açar mısın talebine burnunun ucuyla bile olsa takmayanı dersiniz… Bir tek hakem düdüğü eksik!
Elbette herkes haberi ilk vermek ister. En iyi kareyi yakalamak ister. Belki o fotoğraf bir ödül getirir, belki yıllarca özgeçmişinde gururla taşınacak bir işe dönüşür. Buna kimsenin itirazı olamaz. Olmamalı da.
Ama bütün bunları yaparken aynı mesleği yaptığınız insanı yok saymak, görüntüsünü kapatmak, adeta ‘sen burada yoksun’ dercesine davranmak, gazetecilik refleksi değil, meslektaşlık eksikliğidir.
Oysa haber yarışında rakibimiz birbirimiz değiliz. Haberin kendisidir.
Belki de çözüm sandığımız kadar zor değildir.
Organizasyonlarda küçük bir basın alanı oluşturulabilir. Çekim sırası konusunda biraz daha özen gösterilebilir. Büyük kameralar birkaç saniye geri çekildiğinde ne yayın kaybeder ne reyting düşer. Ama arkadaki meslektaşı da haberini yapma imkânı bulur.
Bir de naçizane bir önerim var…
Monopotların boyuna bir standart getirilsin! Yoksa gidişat onu gösteriyor ki, yakında bazı arkadaşlarımız çekim yapmak için drone yerine merdiven kullanmaya başlayacak.
Şaka bir yana…
Gazetecilik, aynı soruyu farklı açılardan sormanın mesleğidir. Birbirimizin önünü kapatmanın değil, birbirimize alan açmanın mesleği olmalıdır.
Çünkü objektif büyüdükçe, egonun da büyümesine gerek yok.