Diyarbakır’da Mahabad Bulvarı ile Talaytepe arasında bulunan 1337 dönümlük alanın imara açılmak istenmesi üzerine yapılan açıklamalar, aslında sadece bir imar planı değişikliğine değil, bir zihniyete itirazdır. Bu itiraz, ‘rant mı, yaşam mı?’ sorusunun tam ortasında duruyor.
Afet toplanma alanları; deprem, sel, yangın gibi felaketlerden sonra insanların güvenli şekilde bir araya geldiği, yardımın organize edildiği, ilk müdahalenin yapıldığı kritik noktalardır.
Bu alanlar:
Can kaybını azaltır, insanların panik halinde dağılmasını önler. Koordinasyonu sağlayarak arama-kurtarma ve sağlık ekipleri için merkez görevi görür. Geçici yaşam alanı sunmak kaydıyla çadır, gıda ve temel ihtiyaçların dağıtımına olanak tanır ve psikolojik güvenlik sağlayarak, insanların yalnız olmadığını hissettiği yerlerdir.
Özellikle AFAD sistemine kayıtlı alanların korunması, sadece bir planlama meselesi değil, doğrudan yaşam hakkı meselesidir.
Bir afet toplanma alanını imara açmak, yalnızca bir boş araziyi yapılaşmaya kazandırmak değildir. Bu kararın görünmeyen ama ağır sonuçları vardır.
Afet anında kaos büyür. İnsanların toplanacağı alan kalmazsa, kurtarma çalışmaları bir sekteye uğrar. Zaten yoğun yapılaşma altında olan şehirler daha da riskli hale gelir. Özellikle rüzgâr koridorları üzerinde yapılan yapılaşma, hava dolaşımını keserek iklim ve hava dengesini bozarak kenti boğar. Ve böylece kentte yaşayanların ortak kullanım hakkı daralır.
Daha açık bir ifadeyle; bugün beton dökülen her afet alanı, yarın telafisi mümkün olmayan kayıpların zeminini hazırlar.
Diyarbakır gibi hem deprem riski taşıyan hem de hızlı kentleşme baskısı altında olan şehirlerde, planlama kararları çok daha hassas olmak zorundadır. Kentin barınma sorunu olduğu bir gerçek. Ancak bu sorunun çözümü, kentin son nefes alanlarını yok etmek olamaz.
Bağlar başta olmak üzere birçok bölgede sağlıksız yapılaşma, plansız büyüme ve sosyal donatı eksikliği zaten ciddi bir sorunken, çözümün afet alanlarını imara açmak olarak sunulması, sorunu çözmek yerine büyütür.
Ve bu büyüme, telafisi imkansız kangrenlere neden olabilir.
Kentler, sadece binalardan ibaret değildir. Olmamalıdır.
Şehir plancılarının sıkça vurguladığı gibi kent; sadece beton, asfalt ve binalardan oluşmaz.
Kent; hafızadır, doğadır, insan ilişkisidir ve nefes alan bir organizmadır.
Bu bütünlük bozulduğunda, geriye sadece yığınlar kalır. Yaşayan bir şehir değil, sıkışmış bir mekân ortaya çıkar.
Pekiyi biz nasıl bir kent istiyoruz?
Bugün Diyarbakır’da tartışılan mesele, yarın Türkiye’nin diğer kentlerinde de karşımıza çıkacak. Bu yüzden sorulması gereken temel soru şudur:
Kısa vadeli rant mı, uzun vadeli yaşam mı?
Eğer gerçekten yaşanabilir şehirler istiyorsak, Afet toplanma alanları dokunulmaz olmalı, planlama süreçleri katılımcı yürütülmeli. Yerel yönetimler, meslek odaları ve halk karar süreçlerine dahil edilmeli ve barınma sorunu, mevcut yapı stokunun iyileştirilmesiyle çözülmelidir.
Afetler kapıyı çalmadan önce alınan önlemler hayat kurtarır. Kapı çaldıktan sonra yapılan her şey ise sadece hasarı azaltmaya yöneliktir.
Bu hasar da genellikle ‘maddi hasarlar’ olur. Bu tür durumlarda ‘can kayıpları’ konusunda ciddi sorunlarla karşılaşırız.
Bu yüzden mesele sadece bir imar planı değil. Bir kentin geleceği, güvenliği ve yaşam hakkıdır.
Efendiler! Unutulmamalıyız ki, bir kentin en değerli arazisi, en çok kazandıran değil, en çok hayat kurtarandır.