Bir halkın parçalanmış kaderi
Sykes-Picot Anlaşması ile çizilen sınırlar, sadece toprakları değil, kalpleri de böldü. Aynı dili konuşan, aynı türküleri söyleyen insanlar; bir gecede birbirine “yabancı" kılındı.
Bir anne, bir evladını bir sınırın ötesinde bırakmak zorunda kaldı. Bir kardeş, diğerine hasret büyüdü. Ve Kürtler, kendi vatanlarında bile parçalanmış bir hayatı öğrenmek zorunda bırakıldı.
Acının yaşam biçimine dönüşmesi
Kürt olmak, çoğu zaman yalnızca bir kimlik değil, bir sabır imtihanı oldu. Dengbêjlerin sesiyle taşınan hikâyeler, aslında bir halkın susmamak için bulduğu en onurlu yoldu. Her stran, bir kaybın; her ağıt, bir direnişin izini taşıdı.
Ama bu acı, sadece dışarıdan gelen baskılarla değil, içeride büyüyen yalnızlıkla da derinleşti. Kendin olamamanın ağırlığı. Bir halk düşünün…Toprağı var ama haritası yok. Dili var ama çoğu zaman yasaklı.
Tarihi var ama başkalarının kaleminden yazılmış. İktidar olmaması, sadece güç dengelerinin değil, kaderin ağır bir sınavı gibidir. Büyük devletlerin çıkar hesapları, bölgenin sert politik gerçekliği ve en çok da Kürtlerin parçalanmışlığı… Hepsi birleşti ve bir halkı “hep biraz eksik" bıraktı.
Kendi içimizdeki kırılmalar. Belki de en derin yara burada…Kürt siyaseti, yüzyıldır sadece dış düşmanlarla değil, kendi içindeki ayrılıklarla da mücadele etti. Birlik olunamadı…Aynı acıyı yaşayanlar, aynı hedefte buluşamadı.
Kimi zaman küçük hesaplar, büyük hayallerin önüne geçti. Kimi zaman liderler büyüdü, halk küçüldü. Ve en acısı; bir halkın özgürlük arayışı, bazen kendi içinde yankılanıp kayboldu.
Bir kadının gözünden bu acı. Bu hikâyenin en ağır yükünü ise çoğu zaman kadınlar taşıdı. Bir Kürt kadını; Hem yas tutan, hem direnen, hem doğuran, hem de toprağa veren oldu. Gözyaşını içine akıtarak güçlü kalmayı öğrendi. Sevdiğini dağa uğurladı, evladını toprağa verdi, ama yine de yaşamdan vazgeçmedi.
Onun sessizliği, aslında en büyük çığlıktı. Son söz; Kürtlerin hikâyesi bir yenilgi hikâyesi değildir…Bu, yarım bırakılmış bir destandır. Acı var, evet…Ama o acının içinde hâlâ sönmemiş bir umut da var.
Belki de artık en büyük ihtiyaç şudur: Geçmişin yaralarını inkâr etmeden, ama o yaralara hapsolmadan; Birlikte, daha akıllı, daha derin, daha vicdanlı bir yol kurabilmek…Çünkü bir halk, ne kadar parçalanmış olursa olsun, eğer hâlâ hatırlıyorsa, hâlâ hissediyorsa;
Henüz kaybetmemiştir.