Kürtlerin Tarihsel Meşruiyeti, Devletsizlik Kaderi ve Suriye Sürecinde Anayasal Mücadele
Kürt ulusuna yurt olan kadim Mezopotamya toprakları, insanlık tarihinin en eski yerleşim ve uygarlık alanlarından biridir. Bu coğrafyanın en köklü halklarından biri olan Kürtler, ortak dil, kültür, tarihsel hafıza ve kader birliğiyle “millet” olmanın tüm nesnel ve öznel koşullarını taşıyarak günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. Tarih boyunca farklı adlarla anılmış olsalar da yaşam biçimleri, maruz kaldıkları muamele ve siyasal yazgıları büyük ölçüde değişmemiştir.
Kürtler, tarihsel süreç içerisinde büyük yıkımlar, ağır bedeller ve derin travmalar yaşamıştır. Buna rağmen toplumsal sürekliliklerini korumayı başarmış; çoğu zaman dağlık bölgelerde, ortak yaşam ve savunma refleksiyle varlıklarını sürdürmüşlerdir. Orta Çağ’da, özellikle 10. ve 12. yüzyıllar arasında Kürt hanedanlıkları ve emirlikleri siyasal varlık göstermiştir. Şeddadiler yaklaşık 250 yıl hüküm sürmüş; Mervaniler, Babanlar ve diğer mirlikler ise bölgesel ölçekte görece özerk yönetimler kurmuştur. Bu yapılar, Kürtlerin siyasal örgütlenme ve yönetim deneyimine sahip olduğunun açık göstergeleridir.
Ancak modern döneme gelindiğinde Kürtlerin kaderi, büyük güçlerin çıkar hesapları doğrultusunda belirlenmiştir. Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere ve Fransa arasında imzalanan 1916 tarihli Sykes–Picot Anlaşması, Osmanlı topraklarının paylaşımını esas alırken Kürtleri tamamen yok saymıştır. Kürdistan bir bütün olarak ele alınmamış, Kürt halkı masada temsil edilmemiştir. Bu anlaşmanın ve sonrasındaki manda düzeninin sonucu olarak Kürt coğrafyası dört parçaya bölünmüş; Kürtler, kendi topraklarında azınlık konumuna itilmiştir.
Bu tarihsel kırılma, Kürtlerin devletsizliğinin temel nedenini oluşturmuştur. Orta Doğu’da Arap halkları yirmiden fazla devlete sahip olurken, Kürtler için devletsizlik adeta kalıcı bir yazgı hâline getirilmiştir. Üstelik bu süreç yalnızca siyasal bölünmeyle sınırlı kalmamış; askerî baskılar, isyanların bastırılması ve ağır insan hakları ihlalleriyle derinleşmiştir. İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin Kürt bölgelerini bombalaması, Kürtler açısından modern dönemin ilk büyük travmalarından biri olmuştur.
Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e uzanan süreçte yaşanan Kürt ayaklanmaları, çoğu zaman yanlış biçimde “ayrılıkçı” olarak etiketlenmiştir. Oysa Babanzade Abdurrahman Paşa, Bedirhan Bey ve Yezdanşêr ayaklanmaları, merkezileşmeye karşı yarı özerk yapıların korunması amacını taşımaktaydı. Koçgiri, Şeyh Said, Ağrı ve Dersim süreçleri ise inkâr, zorunlu iskân ve kimliksizleştirme politikalarına karşı gelişen tepkilerdi. Bu isyanların bastırılması, Kürt toplumunda derin ve kuşaklar arası travmalar yaratmıştır.
Dersim 1937–38 süreci, bu travmaların en ağır örneklerinden biridir. Merkezileştirme ve zorunlu iskân politikaları gerekçe gösterilerek büyük bir katliam gerçekleştirilmiş; on binlerce insan hayatını kaybetmiş, bölge demografik ve kültürel olarak tahrip edilmiştir. Bu süreç, Kürtlerin kolektif hafızasında silinmez bir yara olarak yer edinmiştir.
Tüm bu tarihsel arka plan, Kürtlerin kimlik ve siyasal taleplerinin meşruiyetini açık biçimde ortaya koymaktadır. Buna rağmen bu talepler, uzun yıllar boyunca reddedilmiş ve bastırılmıştır. Kürtlerin haklı mücadelelerinin başarıya ulaşamamasında, iç siyasal bölünmüşlükler ve tutarlı bir ulusal-siyasal hattın kurulamaması da etkili olmuştur. Buna karşın, Güney Kürdistan’da kurulan Kürdistan Federe Bölgesi, Kürtler açısından somut ve tarihsel bir kazanım olarak öne çıkmaktadır.
Günümüzde Suriye bağlamında yaşanan süreç, Kürtler için yeni bir kırılma ve aynı zamanda yeni bir imkân alanı sunmaktadır. Suriye Demokratik Güçleri Genel Komutanı General Mazlum Abdi’nin ortaya koyduğu talepler, bu bağlamda dikkat çekicidir. Abdi’nin stratejisi; silahlı kopuş yerine diplomasiye dayanan, ayrılıkçı olmayan, çoğulcu ve demokratik bir Suriye hedefleyen bir çerçeve sunmaktadır.
Bu taleplerin merkezinde Kürtlerin anayasal olarak tanınması, Suriye’nin kurucu unsurlarından biri olarak kabul edilmesi ve “Suriye Arap Cumhuriyeti” gibi tekçi tanımların terk edilmesi yer almaktadır. Ayrıca Rojava’da fiilen var olan yerel özerk yönetim modelinin anayasal güvence altına alınması, Kürtlerin gelecekte yeniden inkâr ve tasfiye riskiyle karşılaşmaması açısından hayati önemdedir. Suriye Demokratik Güçleri’nin statüsünün meşru bir savunma gücü olarak tanınması ve askerî kaynaklı tehditlere karşı uluslararası güvence sağlanması da bu çerçevenin temel unsurları arasında yer almaktadır.
Ancak süreç ciddi riskler barındırmaktadır. Şam yönetiminin oyalama politikaları, ABD’nin olası çekilmesi ve bölgesel aktörlerin Kürtleri yeniden pazarlık konusu hâline getirmesi, en büyük tehlikeler arasındadır. En olumlu ve aynı zamanda en zor senaryo ise Kürtlerin statüsünün uluslararası garantilerle geri döndürülemez biçimde güvence altına alınmasıdır.
Sonuç olarak, Kürtlerin kendi topraklarında kalmalarının ve siyasal varlıklarının Suriye Anayasası’nda açık, net ve bağlayıcı biçimde yer alması, bu sürecin en somut ve en hayati kazanımı olmalıdır. Bu talep ne ayrılıkçıdır ne de aşırıdır; tarihsel, hukuki ve ahlaki olarak meşrudur. Kürt meselesinin çözümü, yalnızca Kürtler için değil, Orta Doğu’da kalıcı barış ve demokratik bir gelecek için de anahtar niteliktedir.
Biz Kürtler, savaşın değil,
inkârın son bulmasını istiyoruz.
İradenin tanınmasını talep ediyoruz.
Biz başkalarının kaderini değil,
kendi kaderimizi tayin etmek istiyoruz.
Bu, en doğal hakkımızdır.