Sinemaya giderken zihnimde bambaşka bir yazı taslağı vardı. Filmi sinematografik açıdan değerlendireceğimi, anlatı içinde kurulan metaforları anlamlandırarak daha derinlikli bir okuma yapacağımı ve üzerine kapsamlı bir analiz yazacağımı düşünüyordum. Ancak film ilerledikçe içimde oluşan duygu beklediğimden oldukça farklıydı; zaman zaman “eyvah” demekten kendimi alamadım. Emin Alper sinemasını uzun süredir takip eden bir izleyici olarak, yönetmenin birçok filmini festivaller aracılığıyla izleme fırsatı bulmuştum. Bu nedenle bu film benim için yalnızca yeni bir yapım izlemekten ibaret değildi; aynı zamanda beklentisi yüksek bir karşılaşmaydı. Fakat “Kurtuluş”, tüm bu beklentilerimin ortasında bende beklenmedik bir kırılganlık ve hayal kırıklığı duygusu bıraktı.
Emin Alper, Kurtuluş filminde “kurtuluş” hikayesini gerçekten Kürtlerin gözünden mi anlatıyor, yoksa bu deneyimi dışarıdan bir bakışla mı kuruyor?
Kurtuluş filmi üzerine yapılan eleştirilerde, özellikle Kürt temsili açısından çeşitli tartışmalar ortaya çıkmıştır. Bu tartışmalar doğrudan filmin “Kürtleri kötülediği” temsilde görülen dengesizlikler ve eksiklikler üzerine yoğunlaşmaktadır. Yönetmen Emin Alper’in sinemasının genellikle politik alegoriye dayanan bir anlatı kurması, bu tartışmaları Kürt toplumunun tarihsel olarak maruz kaldığı katliam, savaş, baskı, zorunlu göç ve yıkım deneyimleri düşünüldüğünde, filmdeki temsil biçimi daha karmaşık bir tartışmayı beraberinde getirir.
Bu bağlamda film, Kürt izleyiciler açısından rahatsız edici bulunabilecek sert bir atmosfer barındırmaktadır. Kurtuluş üzerine yapılacak bir analizde film yalnızca kurmaca bir hikâye olarak değil, Türkiye’nin yakın tarihindeki bazı toplumsal ve politik travmalarla ilişkilendirilerek de okunabilir. Bu açıdan film, travmatik bir kolektif hafızaya temas eder. Özellikle “Bilge Köyü Katliamı” gibi olayları hatırlatan karmaşık bir atmosfer kurarak, taşra toplumunda şiddetin nasıl örgütlenebildiğine dair sorgulayıcı bir zemin de oluşturur.
Filmde görülen iki Kürt aşireti — Hazeranlar ve Bezariler — arasındaki ilişkiler ve toprak anlaşmazlıkları, çatışmanın temel dinamiklerinden biri olarak sunulur. Bu bağlamda silahlı yerel güçlerin varlığı, koruculuk sistemi ve topluluk içindeki hiyerarşik yapı, doğrudan ifade edilir.
Film görünürde koruculuk teması üzerinden ilerlerken, arka planda Kürt toplumuna dair farklı perspektifleri tam anlamıyla bir araya getiremediği yönünde eleştirilerle karşılaşmaktadır. Bu perspektifler yeterince derinlikli biçimde kurulmadığında, anlatının bazı noktalarının eksik kalabileceği ve filmdeki toplumsal bağlamın seyirci açısından belirsizleşebileceği ileri sürülmektedir. Bu nedenle yönetmen, bir yandan toplumsal şiddeti görünür kılarken hegemonik iktidar ilişkilerinin yerel düzeyde yarattığı homojenleştirici işleyişi ortaya koymaya çalışmaktadır. Jandarma çok minimal ve pak görünmektedir. Oysa tarihsel döneme bakıldığında, söz konusu olaylar Kürtler açısından derin bir travmatik, kolektif hafızayı temsil etmektedir. Diğer yandan Kürt temsili açısından tartışmaya açık bir anlatı kurmaktadır.
“Bilge” köyünde 2009 yılında yaşanan katliam da bir düğün sırasında gerçekleşmiş ve çoğu kadın ve çocuğun hayatını kaybettiği büyük bir toplumsal travmaya dönüşen karmaşık bir hikayedir. Bu olayın arkasında aşiret ilişkileri, koruculuk sistemi ve yerel güç dengeleri gibi karmaşık faktörlerin olduğu tartışılır. Filmdeki gerilim de benzer biçimde, bireysel bir suçtan çok toplumsal bir şiddet düzeninin sonucu gibi görünür. Bu açıdan bakıldığında film, taşra toplumunda şiddetin yalnızca bireylerin öfkesiyle değil; kolektif korkular, iktidar ilişkileri ve geleneksel otorite biçimleriyle üretildiğini gösterir. Özellikle Kürt coğrafyasına özgü aşiret yapıları ve devletle kurulan ilişkiler gibi gösterilir. Doğrudan isimlendirilmeden ama hissedilir biçimde arka planda yer alır.
Bu anlatı, Kürtleri birbirine karşı konumlandıran, onları aşağıdakiler –yukarıdakiler kavimci, gibi itham edici kategoriler içinde gösteren ve sert bir atmosfer içinde birbirine kırdıran bir alegoriye dönüşür. Bu bağlamda film, Kürtleri yıkıcı ve katliamcı bir topluluk olarak resmeden bir temsil üretir. Böyle bir itham kabul edilir gibi değildir. Böyle bir temsilin ne ölçüde olumlu karşılanabileceği ise tartışmaya açık bir mesele olarak karşımıza çıkar.
Kabil’in Habil’i öldürmesi, insanlık tarihindeki ilk şiddet eylemi olarak görülür. Habil ve Kabil’in anlatısında iki kardeş arasındaki ilişki kıskançlık, iktidar ve adalet meselesi üzerinden şiddete dönüşür. Filmde de topluluk içindeki karakterler arasında görülen gerilim, başlangıçta aynı toplumsal yapı içinde yaşayan insanların zamanla birbirini tehdit olarak görmesi üzerinden gelişir. Böylece “kardeşlik” fikri yerini güvensizliğe ve çatışmaya bırakır.
Filmde dikkat çeken bir diğer boyut ise dini söylemin ve kapalı cemaat yapılarının toplum üzerindeki etkisidir. Tarikat benzeri yapıların ya da dini otoritelerin toplumsal kararları etkilediği bir atmosferde, “kurtuluş” fikri giderek mistik bir anlam kazanır. Bu durum, dini söylemin bazen toplumsal düzeni sağlamaktan çok iktidarı meşrulaştıran bir araç haline gelebileceğini düşündürür. Film bu noktada dini inançtan çok, inancın politik kullanımıyla ilgilenir. Yerel güçler arasındaki ilişki hegemonyanın homojenliğini gösterip bir arka plan oluşturur. Taşrada merkezi otoritenin zayıf hissedildiği durumlarda, aşiret liderleri, silahlı gruplar veya dini figürler fiili bir iktidar kurar. Bu yapı içinde bireyler çoğu zaman kendi kararlarını veremez; topluluğun kolektif iradesine boyun eğmek zorunda kalır. Filmdeki trajedi de tam olarak bu noktada ortaya çıkar: bireysel sorumluluk ile toplumsal baskı arasındaki gerilim hattı.Taşra mekânını yalnızca bir arka plan olarak kullanmamasıdır. Köy, filmde adeta kapalı bir evren gibi yıkıcı, dönüştürücü olarak kurulmuştur. Bu evrende devlet, gelenek ve dini otorite birbirine karışır; insanlar arasındaki ilişkiler ise güven yerine kuşku üzerine kurulur. Böylece film, bireylerin değil, bir topluluğun tinsel bir durumu anlatmaya başlar. Herkesin birbirini gözlediği ve sürekli bir tehdit duygusunun dolaştığı bu atmosfer, seyirciye yalnızca bir hikâye izletmez; aynı zamanda kolektif bir paranoyanın içine sokar. Ancak filmin en çarpıcı taraflarından biri, adının taşıdığı ironidir. “Kurtuluş” kelimesi genellikle umut, özgürlük ya da bir çıkış anlamı taşır. Fakat filmde bu kavram giderek karanlık bir anlama dönüşür. Toplumun kurtuluş arayışı, yeni bir düzen kurma isteği gibi görünürken, aslında başka bir şiddetin kapısını aralar. Bu durum film boyunca giderek belirginleşir ve “kurtuluş” fikrinin kendisi sorgulanmaya başlanır. Film adeta şu düşünceyi ima eder: Bazen kurtuluş olarak sunulan şey, yalnızca yeni bir iktidarın kurulmasıdır.
Yönetmen bu noktada seyirciyi şu soruyla baş başa bırakır: İnsanlar gerçekten kendilerini savundukları için mi şiddete başvurur, yoksa korkularını meşrulaştırmak için mi düşman üretir?