Tribünün orta sıralarında birinde maç izlerken on yaşındaki yeğeninin omuzuna dokundu “Benden şanslısın yiğen. Senin yaşlarındayken aynı heyecanla maça gelirdim. Ama böyle babamın, amcamın ya da dayımı nelini tutarak değil, stada şehir kırıxlarıyla kaçak girerdim.
Biletle maça girmek sosyete işiydi, bize yakışmazdı. Stada maçı seyretmeye değil sanki bela, elimizden alınan haklarımızı almaya aramaya gelirdik. Futbolu öyle sevdik!”
“Bu durumda ben daha normal şartlar da daha ve büyük bir stada geliyorum gibi...”
Cevap vermedi ama o yaşlara gidince birden sarsıldı. Biliyordu, onu böyle sarsan içinde ki heyecanı bastıran, eskiye dair kaygının yeniden hissedilmesiydi. Stadın coşkusuna rağmen içinde ki kaygı, eskinin kaybetme, aslında kaybettirme endişesine bırakıyordu. On yaşında ki torunu olmasa belki stadı hemencecik terk edecekti. Aslında o yaşlarda futbola uzak olması istenmişti. Belki o da o oyuna ısınamamıştı. O yaşlardayken taşları kara, ama bahtının kara olmamasına direnen Karacadağlı köylü çocuklardan biri olarak, şehir akranlarıyla, bu mesele de hiç anlaşamazdı. Köylerin köy gibi olduğu şehir mahallesine dönüşmediği güzel zamanlar da elbette çocuklar oynamak istiyordu.
Ama o oynamayı bırakıp okumak için köyün toprak yolundan yürüyerek şehre gelirdi.
Yağmurlu havalarda sırılsıklam bir halde kara önlüğünün altında çamurlu pantolonu ile okula varırdı. Derse girmek için önce hademe Emin amcanın sobası ile kurumak gerekiyordu. Yağmursuz günlerde toz toprak içinde önlükle okula varırdı. Onlar derslerin dışında, kendi aralarında futbol diye bir oyun oynarlardı. Ve onu asla bu oyuna almazlardı. Ayağında kara lastikle şehrin eşofmanlı, spor ayakkabılı çocuklarınca futbola kabul edilecek biri değildi. Bu yüzden oynadıkları futbola da öfkeliydi.
Futbol dışılığı yüzünden sınıfta takımsız öğrencilerin başında geliyordu. Zaten tutulan takımlar İstanbul takımları olması onu daha fazla öfkelendiriyordu. Üç büyükler denilen ona yabancı takımlardan birini tutmak, taraftarı olmak zorunda değildi. Ama futbol sistematiği bunu gerektiriyordu. Ara sıra bu taraftarlar kendi aralarında maç yapar ve her daim kavga ederlerdi. O asla takım kavgalarında taraf olmazdı. Ama onlardan biriyle kavga ettiğinde, o maçların kavgalıları kendisine karşı birleşirdi. Onu sadece Suriçi’nin kırıxları anlar ve savunurdu.
Sonra kendi şehrinin kırmızı yeşilli takımı birden öne çıkıverdi. Şehrin kırıxları sayesinde takımı daha çok tanımış ve sevmeye başlamıştı. Artık onun da taraftarı olduğu bir takımı vardı. Futbolu hala sevemese ve oynayamasa da kendi şehrinin takımının sahalarda olması, İstanbul takımlarıyla maç yapması onları yenmesi ve lider olması ona ayrı bir heyecan katmıştı. Aynı zamanda tüm şehir ahalisi gibi oldukça gururlanmıştı. Artık evde babasının akşam gizli dinlediği radyodan maç dinlemeye başladı.
Ve nihayet şehrinin takımı lig liderliğine yükselmişti. İstanbul’a, dönemin en çok şampiyon olmuş takımıyla maç yapmaya gidiyordu. Liderlik ya tam perçinlenecek ya da elden gidebilecekti. Heyecandan uyuyamıyordu. Radyo başında maç saatini bekliyordu. Ve nihayet maç saati geldi. Ancak radyo maçın ertelendiğini açıklayarak müzik programına başlıyordu.
Maç neden ertelenmişti?
Ne zaman oynanacaktı?
Lider olarak kalabilecekler miydi?
Bu sorularla üstüne kocaman bir şüphe çöktü. Bu şüphe, şehrinin coşkusunu durdurma ile alakalıydı. Bu şüphe, kazanma duygusunu ortadan kaldırmakla alakalıydı. Bu şüphe, coğrafyanın kaybetme öğretisiyle alakalıydı. Ve lideri devirme sahnesinin bir parçasıydı. Ve de onların kazanma ve sevinme duygularının zihinler de zincirlenmesiydi.
Gazeteler yazmıştı. O gün ertelenen maç bir gün sonra aniden oynatılmıştı. Ve düşüşün başlangıcı olmuştu. Liderlik gittiği gibi , küme düşmenin yolları döşenmişti. Bir yıl sonra dramatik bir şekilde ligden düşürülmüştü.
İşte stadın dışına, yaşamın içine taşıveren o duyguyu yıllar sonra yeniden yaşıyordu. Futbol artık yaşamına girmişti. Cezaevinde oynama şansını da yakalamıştı. Kendi şehrinin takımını her durumda takip ediyordu. Kırmızı yeşilli takım ne zaman öne çıksa bir şeyler oluyor, heyecanlanıyor ve o heyecan bir şekilde kırılıyordu. Şimdi aynı yaştaki torunuyla yine stattaydı. Ve takımı yine liderdi. Ancak o eski duygudan kurtulamıyordu. Buraya gelişinin futbol ötesi nedenlerinin farkındaydı. Ve maç kazanılmıyor, liderlik tehlikeye giriyordu
“ Biz deplasmanda kazanırız, lider olarak döneriz değil mi amca!”
“ Maç, maç gibi oynatılırsa belki kazanırız. Belki de kaybederiz. Ama oynanan geçmişteki gibi sadece bir maç olmayacak gibi görünüyor.. Biz geçmişte, bize yaşatılan maç üstü hallerin tanığıyız. Maçın kaybeden, kaybettirilen tarafın taraftarlarıyız. Yaşadık ve gördük, dışlanması için takımın adının ne oluğunun bir önemi yok. Renklerinin kırmızı yeşil olması, toprağa bağlı olması, halkta ortak heyecan yaratması, yasağa karşı isyan olması, kaybetmeye karşın kazanma ihtimali olması yetiyor. Eskiden de deplasmanlara gidemezdik. Gittiğimiz zamanlarda taşlanırdık. Başka zaman boş tribünler dolar taşardı. Ve başka zaman hatırlamadıkları milli duygularını bize karşı baskı olarak kutsarlardı. Hakemler karşı takımın on ikinci oyuncusu olmak zorunda kalırdı. Bize yapılan hiç bir saldırı suç kapsamına girmezdi. Şimdi de aynı durum değişmedi gibi görünüyor. Futbol yine sahadan çıkmak üzeredir. Lider olarak gideriz, bir bakarsın küme düşme hattındayız. Taraftar yine hayal kırıklığı yaşar. Ve bu futbolu da aşan başka bir duygu olarak devam ettirilir!”
“Hayır amca, devam etmeyecek. Futbol sahaya inecek. Ve sizlere yaşatılan kaybetme duygusu mutlaka yenilecek. En büyük galibiyetimiz bu olacak. Ve olağan duygularımızın lideri olarak gururlanacağız hep beraber.”