Taşa kazınmış bir mühendislik zekâsı, estetik anlayış ve kültürel hafızadır. Yaklaşık 900 yıldır dimdik ayakta duran bu şaheser, zamana meydan okuyan bir semboldür.
1147 yılında Artuklu Beyliği döneminde inşa edilen köprü, dönemin hükümdarı Temurtaş tarafından yaptırılmıştır. 38,6 metrelik ana kemer açıklığı, 150 metre uzunluğu ve yaklaşık 19 metre yüksekliğiyle 12. yüzyıl şartlarında adeta bir mühendislik mucizesidir. Kesme taştan inşa edilen bu yapı, sadece sağlamlığıyla değil, zarafetiyle de büyüler.
Bu görkemini, bakımını, sevmesini, sahip çıkılmasını bir yana bıraktık ve en çok sorulan soru soru ile meşgul ediyoruz ömrümüzü. Malabadi Köprüsü kimlerindir?
Sınırların içinde mi yoksa vicdanların içinde mi? Sınırların içindeyse, kimin sınırı nerede başlar ve biter. Köprü, coğrafi olarak Diyarbakır-Silvan sınırları içerisindedir. Bu bir gerçektir. Fakat bir yapıyı sahiplenmek, sadece harita üzerindeki çizgilerle mi olur? Ah insanlığın başına bela olmuş o çizgiler.
Bölgemizde sıkça duyduğumuz bir cümle vardır:
‘Malabadi bizimdir’.
Bölgemiz dediğim, Batman-Diyarbakır-Silvan arasında gelip gidiyor bu söylem. Kimi, Malabadi Köprüsü’nün tabelasının kaydığını söyler, kimi sınırın başladığı noktayı tartışır. Oysa mesele, hangi ilin sınırında olduğu değil, kimin onu gerçekten koruduğudur.
Eğer biz o köprünün ayaklarının dibine çöplerimizi bırakıyorsak, Taşlarına hoyratça yazılar yazıyorsak, Onu yalnızca bir ‘selfie fonu’ kadar önemsiyorsak, o köprünün kime ait olduğunun hiçbir kıymeti kalmaz. Malabadi’nin taşına kazınan her isim, aslında bir eksilmedir.
O taşlar 900 yıl boyunca savaş gördü, sel gördü, iklim gördü. Direndi hepsine ve günümüze kadar gelebildi. Ama belki de en ağır yükü, bilinçsizlikti. Çiziklere, şekillere yenik düşmek üzere.
Bir an, başka bir coğrafyada olduğunu düşünelim Malabadi Köprüsü’nün. Düşünmek hala bedava, bence düşünelim hep birlikte…Malabadi Köprüsü, temizliği bir kültür haline getirmiş bir ülkede olsaydı ne olurdu?
Örneğin Japonya’da…Her taşının önünde saygıyla durulmaz mıydı? Etrafında tek bir çöp barındırmamak için insanlar gönüllü olmaz mıydı? Onu korumak, bir turizm yatırımı değil; bir karakter meselesi sayılmaz mıydı?
Ya da bir İskandinav ülkesinde olsaydı…İsveç’teki Nobel Ödülü Müzesi nasıl korunuyorsa, Malabadi de aynı titizlikle korunmaz mıydı? O köprünün çevresinde tek bir izmarit kalır mıydı? Her ziyaretçi, orayı kendi evi gibi korumaz mıydı? O yapı, çocuklara bir ‘miras bilinci’ dersi olarak anlatılmaz mıydı?
Üstelik gurur da duyarlardı. Ama sadece sözle değil, davranışla. Evet, cevapları alalım …Biz de zaman zaman Malabadi Köprüsü ile gururlanıyoruz elbette. Ne yazık ki çoğu zaman sadece ‘gururlanmış olmak’ için.
Peki sahiplenmek nedir? Sahiplenmek; Ziyaret edip arkanı dönmek değildir. Sahiplenmek; orada bırakılan bir çöpü yerden almaktır. Sahiplenmek; Yurt içinden ve dışından daha fazla insan gelsin, tanınsın, dünyaya nam salsın diye çabalamaktır. Sahiplenmek; ulaşım sorunlarını çözmek, çevre düzenlemesini iyileştirmek, Dikilen bir ağacı korumaktır. Sahiplenmek, slogan atmak değildir. Sahiplenmek, sorumluluk almaktır. Eğer biz bunları yapmayacaksak, köprünün tapusu hepimizin üzerine kayıtlı olsa ne olur?
Asıl mesele; Malabadi Köprüsü, bir ilin değil, bir medeniyetin mirasıdır, hafızasıdır. Onu gerçek anlamda sahiplenenler, sınır tartışması yapanlar değil, onu yaşatmak için ter dökenlerdir.
Soruyu yeniden soralım: Malabadi Köprüsü kimlerindir? Cevap basit: Onu koruyanların, onu temiz tutanların, onu gelecek nesillere utançla değil, gururla bırakmak isteyenlerindir.
Gerisi, sadece harita çizgisidir.