ÖCALAN’A EN BÜYÜK ZARARI KİM DEĞİL, NE VERİYOR?

İnsan bazen en büyük zararı, en doğru şeyi yaptığını düşündüğü anda verir. Çünkü kötülük her zaman nefretle, düşmanlıkla ya da açık saldırıyla ortaya çıkmaz. Bazen sevgi sanılan şeyin içinde büyür, bazen bağlılık görüntüsü altında derinleşir, bazen de savunduğunu söylediği şeyi içeriden çürüten bir hale dönüşür.

Abone Ol

Bir duruşu yok eden yalnızca açık karşıtları değildir; çoğu zaman onu anlamadan sahiplenenler, sloganlaştıranlar ve kendi dar zihinsel alanlarının içine sıkıştıranlar daha büyük bir yıkım üretir. Açık ‘düşman’ görünürdür, insan ona karşı tedbir geliştirir. Fakat dost gibi duran ama anlamayan bir yaklaşım, fark edilmeden çöküş üretir.

Öcalan tarihsel bir figürdür. Bir mücadele örgütü kurmuş, bunun teorisini, argümanlarını ve siyasal dilini oluşturmuştur. “Niye böyle yaptı?” sorusu çoğu zaman yüzeysel kalmaktadır. Çünkü tarih boyunca büyük kırılmaların içinden çıkan bütün öncüler, önderler ve direniş figürleri belirli tarihsel sıkışmaların ürünüdür. Peygamberler de böyledir, filozoflar da, siyasal önderler de böyledir. İnsanlık tarihi özellikle uygarlık tarihi boyunca krizlerin içinden bu tür figürler üretmiştir. Bu gerçek anlaşılmadan yapılan her tartışma eksik kalır.

Bugün Öcalan’ın durumu yalnızca siyasal bir mesele değil; aynı zamanda anlaşılmayı hak eden tarihsel, düşünsel ve toplumsal bir duruş alanıdır. Çünkü o, geçmişin çatışmalı kalıplarını aşarak yeni bir dönemin kapısını aralama ve daha kapsayıcı bir paradigma geliştirme arayışıyla gündeme gelmektedir.

Bir insan gerçekten katkı sunmak istiyorsa önce kendi duruşunu sorgulamalıdır. Çünkü herhangi bir lidere, düşünceye ya da mücadeleye en büyük zarar bazen onu savunduğunu söyleyenler tarafından verilir. Özellikle de Öcalan’a yakın olduğunu düşünen, onunla yürüdüğünü sanan ya da onun adına konuştuğunu iddia eden kesimlerin ürettiği dil bu açıdan son derece önemlidir.

Özgürlük”, “umut hakkı”, “tecrit”, “koşulların düzeltilmesi” ve “kendini ifade etme hakkı” gibi kavramlar insan kulağına doğal ve anlamlı gelebilir. Bunların dile getirilmesi elbette meşrudur. Fakat mesele yalnızca bu kavramları tekrar etmek değildir. Çünkü bir sözün değeri, onu söyleyen insanın duruşuyla ilgilidir. Eğer bu sözleri söyleyen kişi veya grup kendi içinde bütünlüklü değilse, doğru bir siyasal olgunluk taşımıyorsa, kendi zihnini dönüştürmemişse, şikayet edici dileğiyle, toplumu sürekli kutuplaştırıyorsa ve insanları daha büyük bir bilinç alanına taşımak yerine provoke eden bir dil kullanıyorsa, o zaman en doğru görünen kavramlar bile zamanla zarar üretmeye başlar. Çünkü slogan bilinç üretmez, tekrar edilen cümleler derinlik oluşturmaz, bağırmak ise hakikat yaratmaz. Bir süre sonra bu dil, savunduğunu söylediği kişiyi daha da sıkıştıran bir hale dönüşebilir ve toplumun farklı kesimlerinde yeni korkular, yeni öfkeler ve yeni ‘düşmanlıklar’ oluşturabilir.

Anlamadan Yakınlaşmanın Tehlikesi

Bir anlatıma veya paylaşıma yakın olmak onu anlamak anlamına gelmez. Bir liderin etrafında bulunmak, onun tarihsel pozisyonunu kavramayı garanti etmez. Bir hareketin içinde yer almak da otomatik olarak doğru bir bilinç üretmez. Tam tersine insan bazen en çok yakınında durduğu şeyi göremez. Bugün Türkiye siyasetinde özellikle Öcalan’a yakın duran siyasal çevrelerin, siyasetçilerin ve toplumsal aktörlerin dili en az karşıtları kadar ciddi sorunlar üretmektedir. Çünkü birçok kişi kendisini sürekli “haklılık” üzerinden kurmakta fakat toplumun geri kalanında nasıl bir algı oluşturduğunu görememektedir. Sert, küçümseyici, dışlayıcı ve öfke yüklü söylemler kısa vadede alkış alabilir; fakat uzun vadede karşı tarafta korku, tepki ve savunma refleksi oluşturur. Böylece toplumsal zemin daralır, diyalog imkânı küçülür ve insanlar birbirini anlamaktan uzaklaşır.

Fakat bu sorunun yalnızca tek bir yönü yoktur. Aynı ölçüde sorunlu olan bir başka hat da, bunun tam tersi gibi görünen bir dilin içine düşmektir. Sürekli ezilme üzerinden konuşmak, kendini yalnızca mağduriyet üzerinden tanımlamak, boyun eğen bir söylemle varlık göstermeye çalışmak da benzer bir körlük üretir. Kişi bu kez de kendi bütünlüğünü kuramaz, sürekli mağduriyetini yeniden üretir, kendini “hep ezilen”, “hep bastırılan”, “hep kaybeden” bir pozisyonda sabitler. Bu durum bir tür pasifleşmiş bilinç yaratır; hareket etme, üretme ve dönüştürme gücü zayıflar.

Bu iki uç – saldırgan ve ezici dil ile pasif ve mağduriyetçi dil – aslında aynı yapısal eksikliğin farklı yüzleridir. Biri karşısındakini sürekli küçülterek güç üretmeye çalışır, diğeri ise kendini sürekli küçülterek var olmaya çalışır. Oysa ikisi de gerçek bir bilinç üretmez; yalnızca farklı biçimlerde sıkışma yaratır. Birinde sertlik büyür, diğerinde teslimiyet kalıcılaşır. İkisi de insanı hakikatten uzaklaştırır.

Bu nedenle sorun yalnızca “nasıl konuşulduğu” değildir; daha derin bir yerden, insanın kendini hangi pozisyonda kurduğu meselesidir. Çünkü dil, bu kurulumun sadece dışa vurumudur. İnsan kendini sürekli mağdur olarak kurduğunda da, sürekli haklı ve saldırgan olarak kurduğunda da aynı sonucu üretir: karşısındakini ya düşmanlaştırır ya da kendini etkisizleştirir. Her iki durumda da düşünsel alan daralır ve dönüşüm imkânı zayıflar.

Burada görülmesi gereken daha derin bir gerçeklik vardır: Dilin ikili, sert ve karşıtlık üreten biçimi çoğu zaman karşı tarafı küçültmez; tam tersine büyütür. İnsan kiminle sürekli uğraşıyorsa, aslında onun alanını genişletmeye başlar. Kiminle savaşıyorsa, farkında olmadan onu daha örgütlü, daha sert ve daha savunmacı bir hale getirebilir. Çünkü sürekli hedef alınan her yapı zamanla kendini koruma refleksi geliştirir ve bu refleks yeni bir karşıtlık enerjisi üretir. Problemi sürekli kişisel hale indirgeyen yaklaşımlar da bu nedenle kendi etkisini zayıflatır. İnsan karşısındakini yalnızca düşmanlaştırdığında, onun büyümesine hizmet etmeye başlar. Çünkü düşmanlık yalnızca karşı tarafı değil, düşmanlığın kendisini de örgütler.

Bugün siyasal alanın en büyük çıkmazlarından biri budur. İnsanlar karşı oldukları yapıları çözmeye çalışmıyor; sürekli onları kaşıyor, aynı yarayı yeniden kanatıyor ve aynı öfkeyi durmadan büyütüyor. Sonra da neden problemlerin bitmediğini anlayamıyorlar. Oysa bir problemin sona ermesini istemiyorsan onu sürekli diri tutman yeterlidir. Yarayı sürekli açar, acıyı sürekli derinleştirir, karşıtlığı sürekli beslersen süreç artık kendi kendini üretmeye başlar. Böylece hiçbir tarafın gerçekten çıkamadığı, iflah olmaz çatışma alanları oluşur. Bu yalnızca bir taraf için değil herkes için geçerlidir. Bir insan, bir örgüt, bir parti ya da bir düşünce karşısındakini büyütmek istemiyorsa önce kendi duruşuna bakmalıdır. Çünkü çoğu zaman karşı tarafı büyüten şey, bizim kurduğumuz dilin kendisidir.

Gerçek siyasal olgunluk yalnızca ne söylediğinle ilgili değildir; söylediğin şeyin nasıl bir toplumsal sonuç ürettiğini görebilmektir. Çünkü her söz yalnızca ağızdan çıkmaz, aynı zamanda bir enerji alanı oluşturur ve bazen tek bir cümle bile yıllarca sürecek yeni karşıtlıkların kapısını açabilir.

Oysa tarih boyunca büyük dönüşümler yalnızca mücadeleyle değil, karşıtlığı yeniden üretmeyen bilinçli duruşlarla gerçekleşmiştir. İnsan bazen geri çekilerek büyür, bazen bağırmayarak daha derin etki bırakır, bazen de karşısındakini şeytanlaştırmadan daha büyük bir dönüşüm alanı oluşturur. Çünkü anlamak teslim olmak değildir; anlamak, hakikatin daha geniş bir alanını görebilmektir. Bugün en büyük sorunlardan biri de budur. İnsanlar kendi taraflarını kutsarken kendi yanlışlarını göremiyor, kendi öfkesini bilinç sanıyor, kendi sloganını hakikat yerine koyuyor. Fakat bütün bunlar çoğu zaman düşünsel derinlik üretmiyor; aksine yeni düşmanlık alanları oluşturuyor.

Anlamlı Duruşun Gerçek Gücü

Öcalan’a gerçekten katkı sunmak isteyen biri önce kendisini anlamlı hale getirmelidir. Çünkü anlamlı bir duruş sloganla değil, insanın kendi varlığında kurduğu bütünlükle ortaya çıkar. Bir insanın diliyle yaşamı arasında uçurum varsa, sürekli özgürlükten söz edip kendi içinde nefret taşıyorsa, barış derken öfke yayıyorsa ve halk diyerek insanları küçümsüyorsa, o insanın söylediği sözler zamanla kendi anlamını kaybeder. Gerçek siyaset yalnızca talep üretmek değildir; insan dönüştürebilmektir, toplumun bilinç alanını büyütebilmektir ve karşıtlıkların içinden yeni bir dil çıkarabilmektir. Bunun için de önce insanın kendi içindeki körlükleri görmesi gerekir.

Çünkü en büyük kötülük çoğu zaman kötülük yaptığını bilmeden ortaya çıkar. İnsan bazen sevdiğini söyler ama boğar, savunduğunu söyler ama daraltır, koruduğunu söyler ama yalnızlaştırır. Ve bazen bir duruşa ‘düşmandan’ daha fazla zarar verenler, ona en yakın duranlardır. Bu nedenle bugün ihtiyaç olan şey daha fazla slogan değil; daha fazla bilinçtir. Daha fazla öfke değil; daha fazla farkındalık ve kavrayıştır. Daha fazla tekrar değil; daha fazla derinliktir. Çünkü anlamadan kurulan her yakınlık, zamanla yıkıcı bir ağırlığa dönüşebilir.