Öcalan’a: İçsel Hakikatin Kıyısından Bir Sesleniş GÖRÜNMEYEN ZEMİN

Merhaba, Sizi yaklaşık kırk yıldır okuyan, izleyen ve anlamaya çalışan biri olarak yazıyorum. Bu uzun zaman boyunca ortaya koyduğunuz düşünsel çabanın; siyaset, tarih ve coğrafya ekseninde geliştirdiğiniz çözümlemelerin önemli bir derinlik taşıdığını görüyorum.

Abone Ol

Özellikle Kürtler üzerine yaptığınız açılımlar, bastırılmış bir kimliğin yalnızca politik değil; kültürel, tarihsel ve varoluşsal boyutlarını da görünür kılma çabası, kendi içinde ciddi bir kırılma yaratmıştır. Bir halkın inkâr edilen diline, hafızasına, varlığına dönük geliştirdiğiniz yaklaşım; kimi zaman bir Önder, kimi zaman bir politik anlatıcı, kimi zaman da bir arayış insanı olarak çok katmanlı bir etki üretmiştir. Bu yönüyle bakıldığında; ortaya koyduğunuz şey sadece siyasal bir teori değil, aynı zamanda kültürel, kimliksel ve hatta yer yer sezgisel derinliği olan bir açılım niteliği taşır.

Ama ben yine de bunları söylemek için yazmıyorum. Çünkü eğer bütün bu açılımlar, bu yoğun emek ve bu derinlik gerçekten yeterli olsaydı; bugün hâlâ süren bu tıkanmalar, bu eksiklik hissi ve bu çözümsüzlük hâli bu kadar belirgin olmazdı. Tam da bu yüzden, meseleye başka bir yerden bakma ihtiyacı doğuyor.

Bir insan, ömrünü bu düzeyde bir sorgulamaya adamış ve buna rağmen hâlâ belirli sınırların dışına tam olarak çıkamıyorsa; burada artık üretilen düşüncelerden çok, o düşüncelerin doğduğu zemin sorgulanmalıdır. Yani, bu zemin üzerinden hareket eden insanların zihin yapıları ve duruşları…

Belki de sorun, görülenlerde değil; gören yerdedir. Bu cümleyi kurmak kolay değil. Ama içtenlik veya çıplaklık, çoğu zaman rahatsız edici bir açıklık ister. Çünkü her insan gibi sizin de göremediğiniz yerler olabilir. Bu, bir eksiklikten çok insan olmanın doğasıdır. Ancak belirleyici olan, bu ihtimale ne kadar açık olunabildiğidir.

Eğer bir bakış, kendi sınırlarını fark edemiyorsa; ne kadar derin olursa olsun, bir noktadan sonra kendini tekrar etmeye başlar. Ve o tekrar, çözüm üretmek yerine giderek daha karmaşık çıkmazlar üretir. Bu yüzden size bir yargı sunmuyorum. Daha çok şu soruyu bırakıyorum:

Bunca yılın birikimi, bu kadar çok katmanlı açılıma rağmen neden hâlâ tam bir açıklık ve bütünlük üretemiyor? Belki de cevap, daha fazla düşünmekte değil; düşüncenin kendisine bakabilmektedir... Bu satırları ne yüceltmek ne de karşı çıkmak için yazıyorum. Sadece daha sahici, daha çıplak bir yerden bakmanın mümkün olup olmadığını yokluyorum. Eğer bu mümkünse, belki de asıl dönüşüm tam orada başlayacaktır. Bu mektubun esasına giriş yapacak olursam, yazdıklarımın bir değerlendirmeden çok, uzun yıllara yayılan bir gözlem ve içsel sorgulamanın süzülmüş hâli olduğunu baştan ifade etmek isterim.

1. İnsan ve Kurduğu Düzenin Görünmezliği

İnsanlık tarihi denilen çizgiye biraz dışarıdan bakıldığında, sanki iki katman aynı anda belirir gibi oluyor: Bir yanda doğayla doğrudan temas eden o yalın yaşam akışı, diğer yanda ise bu akışın mülklü ve sınıflı toplumsal sistemlerin zihinsel yapılarıyla çevrelenmesi. Zaman geçtikçe ikinci katman büyüyor, genişliyor; birincinin doğrudanlığı ise sessizce geri çekiliyor.

Bugün içinde bulunduğumuz durum, biraz bunun sonucu gibi görünüyor. İnsan, kendi kurduğu düzenin içinde yaşamaya devam ederken, o düzenin nasıl oluştuğunu artık doğrudan göremez hale geliyor. Bu durum bir tartışma konusu olmaktan çok, bakışın kendisiyle ilgili bir mesele gibi duruyor. Benim bu mektupta yapmaya çalıştığım şey de tam olarak burada başlıyor aslında. Formun neden kendini doğrudan gösteremediği, zihinsel yapıların bu örtüyü nasıl ürettiği ve insanın kendi kurduğu alanın içinde nasıl sıkıştığı... Bunları birlikte sorgulayabilmek. Yani başlangıcın görülmeyen yerini...

Burada başlangıcı dışarıda aramak çok anlamlı gelmiyor bana. Çünkü tarih dediğimiz şey, geçmişte kalmış donuk bir alan değil; şu anın içinde sürekli yeniden kurulan bir akıştır. İnsan çoğu zaman geçmişi hatırladığını düşünür ama belki de daha çok, bugünkü zihnini tekrar ediyordur. Bu yüzden başlangıç dışarıda değil gibi. İnsan, kendi içindeki kırılmayı görmeden attığı her adımı yeni sanıyor. Oysa o adım, çoğu zaman eski bir kalıbın devamı oluyor. Bu nedenle değişim dediğimiz şey de çoğu zaman sadece görünüşte kalıyor.

Hakikî bir başlangıç, yeni bir düşünce seçmekten çok, insanın kendisiyle doğrudan karşılaştığı yerde ortaya çıkıyor. Yanlış başlangıç ise, fark edilmeden kalıyor ve kurulan her şeyi kendi çarpıklığıyla şekillendiriyor. Sanki sonuç dediğimiz şey de, en başta fark edilmeyen o yerin zamanla açığa çıkmış hâli olarak duruyor.

2. Görmek, Özgürlük ve “Yeniden İnsanlaşma”

Bu mektubu bir eleştiri olarak kurmak istemiyorum. Çünkü karşı çıkmak, çoğu zaman aynı şeyi başka bir biçimde sürdürmekten öteye gitmiyor. Daha çok birlikte sorgulayabilmek önemli gibi geliyor bana. Sorgulamak; hazır cevaplara ulaşmak için değil, görünenin ötesini biraz daha aralayabilmek içindir. İrdelemek ise bir düşüncenin ya da yönelimin kaynağına kadar inebilmektir. Ama bütün bunların da ötesinde başka bir şey var: farkına varmak...

Farkındalık yargılamıyor, sadece görüyor. Ve insan gerçekten gördüğü bir şeyi eskisi gibi sürdüremiyor. Bu yüzden mesele belki de eleştirmekten çok, gerçekten görebilmek. Özgürlük de burada başlıyor gibi. Dışarıda değil, içeride. İçte görülmeyen hiçbir bağın dışarıda çözülemediğini fark etmekle.

İnsan kendi korkularını, bağımlılıklarını, o görünmez bağlılıklarını görmeden özgürleşemiyor. Bu yüzden dışarıda kurulan her düzen, içte çözülmeyeni yeniden üretmeye devam ediyor. Gerçek özgürlük, bir şeye karşı olmak değil; ona bağımlı olmamaktır belki de. Ve bu ancak görmekle mümkündür.

“Yeniden insanlaşmak” dediğimiz şey ise yeni bir şey kazanmak gibi durmuyor. Kaybedileni bulmaktır. Daha çok, üzerine eklenmiş olanı fark etmek oluyor. İnsan kendini çoğu zaman öğrendikleriyle, inandıklarıyla tanımlıyor. Ama belki de bunların çoğu, onun özü değil; zamanla taşıdığı yüklerdir. Bu yükler görüldüğünde, bir şeyleri zorla değiştirmeye gerek kalmıyor. Çünkü insan gerçekten gördüğünde, sahte olan zaten kendiliğinden düşüyor. Bu yüzden “Yeniden İnsanlaşma” bir yeni hedef değil; daha çok, zaten orada olanın açığa çıkmasıdır.

Dolayısıyla İnsan, doğadan ayrı bir varlık değil; doğanın kendini görünür kılma biçimlerinden biridir. Çiçek de bir form, gezegen de bir form, buğday da bir form. İnsan da bu sürekliliğin içinde bir “ifade” oluyor.

Başlangıçta yaşam, araya mesafe koymadan kendini doğrudan açar. Bir temas vardır; düşünmeden önce gelen bir doğrudanlık hâli. Ama zamanla bu doğrudanlık değişir. Form, kendi iç hareketi içinde küçük bir yön kayması üretir. Bu tam bir kopuş değildir; daha çok, akışın içindeki incelme ve bulanıklaşmadır. İnsan formu, asıl olarak bu bulanıklaşmanın içinde durur.

Burada mesele bir bozulma değil; yaşamın kendini artık doğrudan gösterememesi, kendine dolaysız temas edememesidir. İnsan vardır, ama kendine gelişi dolaylıdır. Yaşamı olduğu gibi değil, içinden geçtiği katmanlar üzerinden algılar. Bu yüzden insan, yaşarken bile ne olduğunu bütünüyle göremez.

Bu noktada eski anlatılardaki Enki figürü, yalnızca bir mitolojik karakter olarak değil, bu yön kaymasının erken bir işareti gibi de okunabilir. Yaşamın doğrudan deneyimlendiği bir düzlemden, bilginin güç/iktidar olarak yaşamın yerine geçmeye başladığı bir düzleme geçiş...

Asıl kırılma burada belirir. Bilgi artık yaşamı anlamanın bir aracı olmaktan çıkar, yaşamın yerine geçen bir kurucu yapıya dönüşür. İnsan da bu dönüşümle birlikte, yaşamın içinde akan bir varlık olmaktan uzaklaşırken; yaşamı tanımlayan, düzenleyen ve yeniden kuran bir araçsal merkeze doğru kayar.

Sapma dediğimiz şey, belki de tam olarak bu noktada derinleşir. Çünkü artık temas eden değil, kuran bir zihin devrededir. İnsanı insan olmaktan çıkaran zihin. Bu eşikten sonra ortaya çıkan bütün yapılar, düşünceler ve karşıtlıklar; farklı görünseler bile aynı zeminin içinde oluşur.

Zemin değişmemiştir; sadece biçimler çoğalmıştır. Yaşam sürer ama doğrudan temas geri planda kalır. Zamanla bu durum kalıcı bir yapıya dönüşür. Yaşamı düzenleyen şey, aynı anda onu süzen bir katmana dönüşür. İnsan da yaşamı deneyimleyen bir varlık olmaktan çıkıp, onu yorumlayan ve yeniden kuran bir araçsal yapıya benzer hâle gelir.

Burada değişen sadece düşünce değildir; varlığın algılanma biçimidir. Gerçeklik artık doğrudan değil, dolaylı bir örgü üzerinden yaşanır. Tarih dediğimiz şey de bu noktadan sonra belirginleşir. Ama bu bir ilerleme çizgisi değildir. Daha çok, bu dolaylılığın farklı biçimlerde devam etmesidir. Dönemler, ideolojiler, karşıtlıklar değişir; fakat hepsi aynı algı kalıbının farklı görünümleridir. Biri kurar, diğeri bozar. Biri savunur, diğeri karşı çıkar. Ama hepsi aynı görünmeyen çerçevenin içinde hareket eder. Bu yüzden mesele taraflar değil, çerçevenin kendisidir.

İnsan doğayla kurduğu doğrudan bağı zayıflattığı ölçüde, akışın parçası olmaktan çıkar ve akışı kurmaya çalışan bir araçsal-merkeze dönüşür. Bu merkez düzen üretir ama aynı zamanda sürekli bir gerilim taşır. Çünkü artık akışın içinde değil, akışı yönetmeye çalışan bir noktadadır. Bu yüzden ortaya çıkan yapı dışarıdan bakıldığında düzen gibi görünse de, özünde sürekli bir dengesizlik üretir.

Bugün gördüğümüz kimlikler, ideolojiler ve düşünce biçimleri bu alanın içindeki farklı yoğunluklardır. Hiçbiri bütünüyle dışarıda değildir. Ve belki de kritik eşik burada başlar: Eğer bu örgü görülmeden onun içinde çözüm aranıyorsa, ortaya çıkan her şey yalnızca biçim değiştirir ama işleyiş aynı kalır.

3. Zihinsel Gerilim ve Yoğunlaşma Noktaları

İnsan formu, bu kayma içinde çoğu zaman görünürlüğünü yitirmiş bir yapı gibi durur. Bu bir değer kaybı değil, daha çok algının incelmesiyle ilgili bir durumdur. Formun kendini doğrudan kavrama kapasitesi zayıflamıştır. İnsan vardır, ama kendine gelişi dolaylıdır.

Algı, yaşamı olduğu gibi değil; zihinsel katmanlar üzerinden yeniden kurar. Bu yüzden insan, yaşarken bile kendisini tam olarak yakalayamaz. Bu dolaylılık zamanla bireysel bir durum olmaktan çıkar, tarihsel bir birikime dönüşür. Yaşamı organize eden yapı, doğrudan deneyimi geri plana iter. Böylece insan, yaşamı yaşayan bir varlık olmaktan çok; onu kuran, tanımlayan ve yeniden biçimlendiren bir konuma doğru kayar.

Bu eşiği anlamak için kullanılan düşünsel semboller, aslında kurucu bir zihne işaret eder. Yaşamdan kopuşu değil; yaşamın yerine geçen bir kurgu düzenini temsil eder. Bu noktadan sonra ortaya çıkan tüm yönelimler, farklı görünseler bile aynı zeminin içinde oluşur. Biri düzeni güçlendirir, diğeri onu dönüştürmeye çalışır. Ama her ikisi de aynı dilin sınırları içinde hareket eder. Bu nedenle belirleyici olan taraflar değil, o dili kuran yapının kendisidir.

Burada, sizin düşünsel hattınızın açtığı alanın da özel bir yoğunluk oluşturduğunu söylemek gerekir. Yaptığınız çözümlemeler, bu yapının hem tarihsel hem zihinsel katmanlarını görünür kılmaya dönük güçlü bir çaba taşıyor. Ama tam da burada kaçınılmaz bir soru kendini gösteriyor:

Bu yapıyı çözümlerken, onu çözen zihin ne kadar onun dışına çıkabiliyor? Çünkü bazen çözümleme derinleştikçe, çözümleyen ile çözümlenen arasındaki mesafe açılmaz; tam tersine daha ince bir iç-içelik oluşur. Yani zihin, eleştirdiği yapının dilini fark etmeden yeniden üretmeye başlayabilir. Bu yüzden mesele yalnızca daha fazla analiz değil; analizin kendisinin hangi zeminden konuştuğunu görebilmektir.

Bazı figürler bu nedenle yalnızca bir düşünce üreticisi değil, aynı zamanda bir yoğunlaşma noktası haline gelir. Bu noktalar politik olduğu kadar algısaldır da. Sizin bulunduğunuz yer de bu anlamda böyle bir yoğunluk alanına denk düşüyor. Ancak bu yoğunluk, bir çıkış imkânı taşıdığı kadar, aynı zamanda döngünün kendisini yeniden üretme riskini de içinde barındırır.

Çünkü zemin değişmediği sürece, en güçlü itiraz bile zamanla aynı yapının başka bir biçimine dönüşebilir. Durma veya bunu fark ettirme ihtiyacı tam da buradan doğar.

4. Uygarlık, Ego Artı Düzen ve Sağ–Sol Ayrımı

Bir önceki katmanda konuştuğumuz o kırılmanın ardından, ortaya çıkan şey aslında "uygarlık" dediğimiz yapıdır. Bunu tek başına bir çözümlemeye tabi tutmak ve böyle görmek yeterli değil. Daha çok, düzen kurma çabasıyla egonun iç içe geçmesinden doğan bir alan gibi fark etmek gerekir. Bu yüzden uygarlık, sadece düzen değildir. Aynı zamanda egonun düzen üretme biçimidir.

Ve burada ilginç olan şudur: Görünen sistemler düzen kuruyor gibi dursa da, aslında düzen ile düzensizlik arasında sürekli bir gerilim üretirler. Bunu basit bir formülle ifade edecek olursak şunu söyleyebiliriz: Ego + düzen = süreklileşmiş bir dengesizlik alanı. Bu alanın içinde hiçbir düşünce, hiçbir kimlik, hiçbir ideoloji bütünüyle dışarıda kalmaz. Hepsi aynı zeminin farklı yoğunluklarıdır.

Sağ ve sol veya kapitalizm ve sosyalizm ayrımı da tam burada doğar. Dışarıdan bakıldığında iki zıt yön gibi görünür, ama aslında aynı zeminin iki farklı hareket biçimidir. Sağ hat, düzeni sabitlemeye, merkezi güçlendirmeye ve süreklilik üretmeye yönelir. Sol hat ise aynı zemini eleştirerek, bozarak, yeniden kurarak ilerlemeye çalışır. Ama kritik nokta şudur: İkisi de aynı kurucu dilin içindedir. Biri kurar, diğeri çözer. Biri biriktirir, diğeri parçalar. Ama ikisi de aynı görünmeyen çerçevenin içinde hareket eder. Bu yüzden aralarındaki fark hakikat farkı değil, teknik farkıdır. Ve bu teknik değişse bile zemin aynı kalır.

Zihinsel gerilim ve “Öcalan Gerçeği” bu noktada ele alınabilir. Bu yapının içinde insan formu giderek daha dolaylı bir bilinç örgüsüne dönüşür. Yaşamı doğrudan yaşayan değil; onu yorumlayan, açıklayan ve yeniden kuran bir yapı ortaya çıkar. Bu noktada sizin düşünsel hattınız da bu gerilimin yoğunlaştığı bir alan gibi görünür. Çünkü bir yandan mevcut yapıları çözümlemeye çalışırken, diğer yandan o yapının diline kaçınılmaz biçimde temas eden bir düşünce üretimi vardır.

Bu yüzden burada doğal bir soru belirir: Bir yapıyı çözümleyen zihin, o yapının kurduğu dilden ne kadar dışarı çıkabilir? "Demokrasi" kelimesi ile başlayan cümleler kurmak ve bu gerçeği esnetmek olguyu ne kadar değiştirir? İnsan kendi insanlığına varmadıkça, demokrasi yalnızca eksik bir kalbin üzerine yazılmış güzel bir kelimedir. Kurulan hiçbir düzen hakiki bir karşılık bulmaz. İsimler değişir, sistemler yenilenir, sözler çoğalır; fakat yapay kişilik yerinde durur. Bu yüzden mesele hiçbir zaman yalnızca yönetim biçimleri değildir. İnsan insanlaşmadıkça, adına demokrasi dense de değişen yalnızca kelimelerin gölgesidir.

Bazen çözümleme derinleştikçe bir uzaklaşma değil, daha ince bir iç-içelik oluşur. Yani zihin, eleştirdiği şeyi fark etmeden yeniden üretmeye başlayabilir. Bu nedenle mesele yalnızca daha fazla analiz değildir. Asıl mesele, analizin hangi zeminden konuştuğunu görebilmektir.

Bazı insanlar bu yüzden yalnızca düşünce üreten kişiler değil, aynı zamanda yoğunlaşma noktaları haline gelir. Sizinki de böyle bir alan gibi duruyor; hem açan hem de kendi içinde döndüren bir alan. Ve tam burada ince bir risk belirir: Eğer zemin değişmiyorsa, en güçlü itiraz bile zamanla o zeminin başka bir biçimi haline gelebilir.

5. Açık Soru Ve Eşik

Bütün bu anlatının sonunda yine aynı yere dönüyoruz. Bir form, kendi içinde ürettiği bu sapma alanını fark ettiğinde, kendini yeniden doğrudan görebilir mi? Ya da daha sade bir yerden sorarsak: İnsan neden kendini doğrudan göremez?

Bu soru bir cevap üretmek için değil, sınırı görünür kılmak içindir. Çünkü insanlık uzun zamandır kuruyor, yıkıyor, itiraz ediyor ve yeniden kuruyor. Ama zemin değişmediği sürece, tüm bu hareketler aynı döngünün farklı biçimlerinden ibaret kalıyor.

Bu yüzden burada yeni bir yol önermek zor. Çünkü aynı zeminde kurulan her yol, nereye giderse gitsin yine kendine bağlanır. Geriye çok basit ama ağır bir şey kalıyor: İşlemekte olanı olduğu gibi görebilmek...

Görülmediğinde her şey devam eder. Görüldüğünde ise hiçbir şey eskisi gibi devam edemez. Ve belki de asıl düğüm tam burada açılır: Görmek, sadece fark etmek midir?... Yoksa yapının kendisini çözmeye başlayan bir dönüşümün kendisi midir?

Burada bir son yok. Ama buradan sonra aynı kalmak da artık kolay değildir. Belki de 1996 Temmuz’unda, “En büyük insan doğal insandır” dediğiniz yaşam ve “Yeniden İnsanlaşma” buradan başlar.