Diğer masada ise sessizlik var. Tencerede tek çeşit yemek. Belki sadece çorba. Belki makarna. Belki de kuru ekmek ve su.
Ramazan; rahmet ayıdır deriz. Paylaşma ayıdır deriz. Açın halini anlamaktır deriz. Oruç; nefsin terbiyesidir, sabrın imtihanıdır, merhametin yeniden dirilişidir deriz.
Ama bir soru içimizi kemiriyor:Bu ülkede zaten milyonlar açlık sınırında yaşarken, kim kimi anlamaya çalışıyor?
Türkiye’de asgari ücret 28 bin lira. En düşük emekli maaşı 20 bin lira. Açlık sınırı bu rakamların üzerinde, yoksulluk sınırı ise çok daha yukarıda. Kiralar bir maaşı tek başına yutuyor. Elektrik, su, doğalgaz faturaları mutfağa ortak oluyor. Pazara çıkan insan artık ‘Ne pişirsem?’ diye değil, ‘Hangisinden vazgeçsem?’ diye düşünüyor.
Geçen gün pazardaydım. Baştan sona dolaşan insanlar gördüm. Aynı ürünü üç tezgahta soranlar… Akşam ucuzlar mı diye bekleyenler… Çürük kasasına bakanlar… Bir iki eksikle eve dönenler…
Bir kadın eşine, ‘Buna paramız yetmez’ dedi.
Bir anne kızına, ‘Haftaya alırız’ diye fısıldadı.
Bir adam fırının önünde sessizce, ‘Ekmek alacak param yok’ dedi.
O sırada sosyal medyada başka görüntüler akıyordu.Uzun masalar. Protokol iftarları. Belediye organizasyonları.
Davetler, programlar, paylaşımlar…Valiler, bürokratlar, siyasiler…
Altına yazılan cümleler hazırdı: ‘Ramazan berekettir, paylaşmaktır.’
Peki soralım:
Bu sofraların bedeli kimden çıkıyor?
Gerçekten kendi ceplerinden mi?
Yoksa devletin kasasından, yani yine milletin vergilerinden mi?
Eğer kamu imkânlarıyla kurulan sofralar kişisel hayır ve sevap gibi sunuluyorsa burada ciddi bir ahlaki problem vardır. İslam’da riya, yani gösteriş, ibadeti içten içe çürüten bir hastalıktır. Sadaka; fotoğraf karesi değildir. İnfak; reklam değildir.
Kur'an-ı Kerim, iyiliğin başa kakılmasını açıkça yasaklar. Gösteriş için yapılan yardımı kabul etmez. Sevap niyetle yazılır; paylaşımla değil.
İranlı düşünür Ali Şeriati’nin o sert cümlesi bugün daha da anlamlıdır:‘Senin orucun, sadece yemek vakitlerini değiştirmekten ibarettir.’
AYNI ŞEHİRDE İKİ RAMAZAN
Bir yanda kuş sütlü sofralar…
Bir yanda ikinci çeşidi koyamayan evler…
Bir yanda canlı yayınlanan iftarlar…
Bir yanda ışığı erken kapatılan odalar…
Bir yanda davet listeleri…
Bir yanda yardım listelerinde adı olmadığı için kapıdan dönenler…
Ramazan çadırları kuruluyor. Belediyeler programlar düzenliyor. Hayır kurumları yardım dağıtıyor. Ama o listeler nasıl hazırlanıyor?
Gerçekten ihtiyaç sahiplerine mi ulaşılıyor?
Yoksa siyasi tercihlere göre mi belirleniyor?
Eğer yardım partizanlıkla dağıtılıyorsa, eğer bir yoksul sırf ‘bizden değil’ diye görmezden geliniyorsa, bu Ramazan’ın ruhuna ihanettir. İslam’da yardım kimlik sormaz. Parti rozeti aramaz. Oy tercihi araştırmaz.Ramazan; ötekileştirme değil, kardeşlik ayıdır.
Asgari ücretli bir baba 28 bin lira ile kira mı ödesin, faturaları mı kapatsın, çocuklarına mı baksın?
20 bin lira emekli maaşı alan bir amca hem torununa harçlık mı versin hem mutfağı mı doldursun?
Birçok evde et ayda bir giriyor. Meyve tane hesabıyla alınıyor. Çocuklar bazen sadece çorba ve ekmekle doyuyor.Ve biz hâlâ gösterişli sofraları konuşuyoruz.
RAMAZAN KİMİN İÇİN?
Ramazan; mideyi aç bırakıp kalbi uyutma ayı değildir.
Ramazan; sofrayı büyütüp vicdanı küçültme ayı değildir.
Bu ay, insanın kendisiyle yüzleşme ayıdır.
Belki de asıl mesele aç kalmak değil, açlığı görmemektir.
Belki de asıl imtihan susuzluk değil, suskunluktur.
Belki de en ağır oruç, lokmayı kısmak değil; israfı, gösterişi ve adaletsizliği kısmaktır.
Bir şehirde aynı ezanla iki ayrı hayat başlıyorsa…
Bir sofrada tabaklar dolup taşarken, diğerinde çocuk gözleri annesinin yüzüne bakıyorsa…
Birileri iftar davetlerini canlı yayınlarken, birileri evinde ışığı erken kapatıyorsa…
Orada mesele sadece ekonomi değildir.
Orada mesele sadece pahalılık değildir.
Orada bir vicdan imtihanı vardır.
Kur'an-ı Kerim bize açın halini anlamayı öğretir. İnfakı gizli yapmayı, samimiyeti korumayı, merhameti büyütmeyi emreder.Belki de bu Ramazan kendimize şu soruyu sormalıyız:Biz gerçekten aç mı kalıyoruz…Yoksa sadece saat mi değiştiriyoruz?
İftar sofrasından kalkarken midemiz doyuyor olabilir.Ama ya vicdanımız?
Eğer bu şehirde bir çocuk hâlâ çöpten meyve seçiyorsa…
Bir baba ekmek alamadığını fısıldıyorsa…
Bir anne pazarda yarım kilo ile hesap yapıyorsa…
En zengin iftar bile eksiktir.
Ramazan, tokların şenliğine dönüşürse;
Açların duası göğe değil, içimize düşer.
Ve belki de cevap hâlâ orada duruyor:
Ramazan’da aç kalan mide mi…Yoksa vicdan mı?
Sevgiyle kalın.