Hafızam beni yirmi yıl evvelinin Halep’ine götürdü. Almanlar, Halep’in kalesinde ve çeperindeki eski mahallelerde bir de meşhur Halep kapalı çarşısında kültürel ve tarihi miras eksenli önemli bir proje yürütmüşlerdi. Ve üstelik dört yıldır da çalışıyorlardı.
Diyarbakır’daki çalışmalara da UNESCO’nun tarihi ve kültürel mirasın evrensel sahipleniciliği üzerinden taliptiler. Ben dahil bir kaç kişilik bir grubu Halep’teki kültürel miras çalışmalarını yerinde görmek üzere davet etmişlerdi.
Bir minibüsle Antep üzeri Kilis kapısından Suriye’ye giriş yapıp Halep’e varmıştık. Eski şehrin içi denebilecek bir konumdaki otelde konaklamıştık. Evet iyi işler yapılmıştı, Kapalı çarşı’da, Halep Kalesinde gözle görülen farkındalık vardı.
Ama Diyarbakır’la kıyaslayıp ölçüp biçtiğimde bir eksiklik vardı. Sivil toplum örgütsüzlüğü hemen dikkatimi çekmişti. Bütün o yapılan edilen işlerin bir sivil denetim gücüne ihtiyacı vardı ve onlar sahi neredeydiler? Sormuştum şehrin yerlileri olan ev sahiplerine “haklısınız, bizde sivil toplum çok, çok eksik ve yeni, olanlar da büyük ölçüde devlet kontrolünde” demişlerdi. Bunu bir tarafa not etmiştim.
Otelde sabah kahvaltısında otel konuklarına hizmet eden çalışanlardan birinin bizim gruba daha yakın davrandığını konuşmalarımıza da kulak kabarttığını hissedince dayanamayıp sormuştum. Suriye Kürtlerinden Amûdê’li olduğunu söyleyip eklemişti. “Siz Türkçe ve Kürtçe konuşunca Kürt olduğunuzu anladım” demişti.
Amûdê’li Suriye Kürdü otel çalışanı ile biz gayet rahat Kürtçe konuşmaya çabalarken, o etrafına bakınarak temkinli ve düşük sesle konuşmayı tercih etmişti. “Ben dahil iki yüz bine yakın Kürdün Suriye’de kimliğimiz yoktur. Seyahat etmemiz, yaşadığımız yerden bir başka yere gitmemiz, yerel güvenlik makamlarının iznine tabidir. Çalışmanız da izne tabidir. Ve kimliksiz olduğumuz için hiçbir hakkımız hukukumuz da yoktur. Ayrıca bize verilen ücret bir Arap’ın aldığı ücretin yarısından bile azdır” demişti. En küçük bir hatada kapı dışarı edilmek ve vatan haini addedilmenin çok basit mesele olduğunu da söylemişti. İşte geçmişin Suriye’si, oranın vatandaşı dahi kabul edilmeyen Kürtlerin bir bölümü için böyleydi.
Yüz yıl evvel Osmanlı’nın yıkıntıları üzerinden tekçi ve Türkçü bir cumhuriyet kurulurken o tekçiliğe “hayır” diyen hayli Kürt soluğu Halep’te, Şam’da almış. Cemilpaşazadeler, Bedirxaniler, Osman Sabrîler ve daha niceleri Arapça’yı da öğrenmiş. Suriye Kürtleri ile hemhal olup Kürt dili, edebiyatı, tarihi üzerine çalışmalar yapmışlardı. Yani, özetin özeti Türkiye Kürtlerinin sınırın öbür tarafındakilerle bağı komşuluktan öte bölünmüş bir halkın bağı. O günden bu güne bu böyle…
Suriye bugün değil neredeyse on yıldan fazla bir zamandır yeniden yapılanıyor. Kürtler artık Esad döneminin “Kimliksiz Kürtler”i değiller. Dünya onların haksızlığa karşı mücadeleci bir halk olduğunu artık biliyor. Dünyanın adalet ve vicdani terazisi mazlum bir halkın haklı mücadelesini tanımak, bilmek ve anlamak zorunda.
Malum 13 Ocak eski takvime göre Kürtçe’de şiddetli zemheri soğuklarının yani “Çile”nin(Kürtçe çile, kırk gün süren kış soğunu ifade eder, yani kırk. Bildiğimiz Türkçedeki çile değil) tam ortası ve yeni yılın ilk günü; bizcileyin “SerêSalê”…
Bütün Kürtler, özellikle de Suriye’deki, Rojava’daki Kürtler için bu yılbaşı gününün geleneksel manisi dile gelsin istiyorum.
SerêSalê, binêsalê
Xwedêbihêle
Keç û Xortêmalê…