Çoğu zaman ‘çocuklar arasında olur böyle şeyler’ diye küçümsenen bu durum, aslında hem bireysel hem de toplumsal düzeyde derin yaralar açan ciddi bir şiddet biçimidir.
Akran zorbalığı yalnızca fiziksel saldırılardan ibaret değildir. Alay etmek, dışlamak, dedikodu yaymak, sosyal medya üzerinden küçük düşürmek de zorbalığın birer parçasıdır.
Bu davranışlar, mağdur olan çocuklarda özgüven kaybına, kaygı bozukluklarına, depresyona ve eğitimdeki başarılarının düşmesine bile yol açar. Daha da önemlisi, çocuk kendini değersiz hissetmeye başlar ve bu duygu bazen ömür boyu taşınır.
Bu tehlikeli durumun maddi zararlar da göz ardı edilmemelidir. Zorbalık sonucu kırılan eşyalar, çalınan harçlıklar, sosyal hayata tamamen yabancılaşmalar ya da eğitimden kopuşun ileride yaratacağı ekonomik kayıplar, sorunun sadece psikolojik değil, aynı zamanda ekonomik boyutunun da olduğunu gösterir. Zorbalık yapan çocuk açısından da tablo masum değildir. Sürekli başkalarına zarar vererek büyüyen bir çocuk, empati kurma becerisini yitirir ve ilerleyen yaşlarda daha ciddi şiddet eğilimleri gösterebilir. Yani zorbalık, sadece mağduru değil, aynı zamanda failini de zehirleyen bir süreçtir. Ve bunun önünün alınmaması, geleceğimizin tehlike altına girmesine neden olacaktır.
Hepimizin sorması gereken önemli sorular vardır ve bunun başında da; ‘Neden Zorbalık?’ sorusu gelmeli. Akran zorbalığının tek bir nedeni yoktur. Aile içi şiddet, ilgisizlik, sevgisizlik, yanlış rol modeller, medya etkisi ve denetimsiz dijital ortamlar bu sorunu besleyen başlıca unsurlardır. Kendini güçlü hissetmek isteyen ama bunu sağlıklı yollarla yapamayan çocuk, gücünü başkasını ezerek göstermeye çalışır. Özellikle okullarda ‘şikayet eden çocuk’ algısının olumsuzluğu da zorbalığın görünmez kalmasına neden olur.
Bu ciddi ve zaman, zaman ölümcül sorunla mücadele bireysel değil, kolektif bir sorumluluk gerektirir.
Her şeyden önce ailelere ve eğitimcilere çok önemli ve öncelikli görevler düşer. Çocuklarla güçlü bir iletişim kurmak, onları dinlemek ve duygularını ifade etmelerine alan açmak en önemli adımdır. Çocuğun davranışlarındaki değişimleri fark etmek, zorbalık mağduru ya da faili olabileceğini göz önünde bulundurmak gerekir. Şiddeti normalleştiren söylemlerden uzak durmak da hayati önem taşır.
Bu konuda okullara da düşen görevler vardır. Okullar, sadece akademik başarıya değil, sosyal gelişime de odaklanmalıdır. Rehberlik servisleri güçlendirilmeli, öğretmenlere zorbalıkla mücadele eğitimi verilmelidir. Zorbalığa karşı net kurallar belirlenmeli ve bu kurallar kararlılıkla uygulanmalıdır. Ayrıca öğrenciler arasında empatiyi artıracak etkinlikler teşvik edilmesinde son derece fayda vardır.
Devlet de bu konuda, eğitim politikalarında akran zorbalığına özel bir yer ayırmalı, önleyici programlar geliştirmelidir. Okullarda psikolojik danışman sayısı artırılmalı, öğretmenlere düzenli hizmet içi eğitimler verilmelidir. Dijital zorbalıkla mücadele için de yasal ve teknik altyapı güçlendirilmelidir.
Bu anlamda medya, sosyal medya platformları ve sivil toplum kuruluşları bu konuda farkındalık oluşturmalıdır. ‘Güçlü olan kazanır’ anlayışı yerine ‘birlikte güçlü oluruz’ kültürü yaygınlaştırılmalıdır.
Akran zorbalığı, çocukların dünyasında başlayan ama etkisi yetişkinliğe kadar uzanan bir sorundur. Bu sorunu görmezden gelmek, yarının toplumunu görmezden gelmektir. Unutulmamalıdır ki; bir çocuğun maruz kaldığı her haksızlık, aslında hepimizin ortak sorunudur.
Sessiz kalmak, zorbalığın en büyük destekçisidir. Konuşmak, fark etmek ve harekete geçmek ise çözümün ilk adımıdır.