Kabulünüz ricasıyla…
Geçiyorum yazıma.
Gürültülü tartışmaların, keskin başlıkların ve bitmeyen gündemlerin arasında çoğu zaman gözden kaçırdığımız bir şey var: Hayat, bütün bu karmaşanın içinde sessiz sedasız değişmeye devam ediyor.
Örneğin; sabah yürüyüşe çıkanların sayısı artıyor. Sanıyorum fark ediyorsunuz havalar soğuk olmasına rağmen parklarda banklar daha erken doluyor. İnsanlar kulaklıklarını takıp aceleyle geçip gitmek yerine bazen durup gökyüzüne bakıyor. Toplum sadece yüksek sesle konuşarak dönüşmez; bazen en büyük değişimler fısıltıyla olur.
Teknolojiyle ilişkimiz de böyle. Artık herkesin cebinde bir dünya var ama buna rağmen “yavaşlama” kelimesi hiç olmadığı kadar moda. Artık defterine not alan gençler, hafta sonu telefondan uzak durmaya çalışan aileler… Hız çağında frene basma ihtiyacı duyuyoruz.
Bilmem belki de bu, son yılların yorgunluğunun doğal sonucu. Sürekli bir şeylere yetişmeye çalışmak, gündemi kaçırma korkusu, ekrana düşen her bildirimi ciddiye almak insanı içten içe tüketiyor. Şimdi ise daha çok insan “Bugün gerçekten neye ihtiyacım var?” diye sormaya başlıyor. Cevap çoğu zaman şaşırtıcı derecede sade: biraz huzur, biraz sohbet, biraz da nefes.
Bir gazeteci bugün acaba ne yazsam endişesi tsşıyor. Ben gibi.
Mahalle kültürünün yeniden hatırlanması boşuna değil. Selam vermeden geçmediğimiz komşular, kapı önünde yapılan kısa muhabbetler, aynı fırından alınan ekmek… Büyük meseleleri çözmez belki ama ruhumuzu onardığı kesin. Toplum dediğimiz şey, böyle bir şey olmalı bence.
Gençler sosyal medyada görünür olma isteğiyle, özel hayatı saklama ihtiyacı arasında gidip geliyorlar. Ruh sağlığı, dengeli yaşam, üretmenin mutluluğu gibi kavramlar eskisinden daha fazla dile getiriliyor.
Bugün bu denli düşünceler dip yaptı diye düşünüyorum.
Belki de bütün bu sessiz değişimler bize şunu söylüyor: Gürültüden yorulduk. Daha sakin, daha insani bir tempo arıyoruz.
Gündem her zaman yoğun olacak. Tartışmalar da bitmeyecek. Ama insan, arada bir başını kaldırıp güneşin nereden doğduğuna, rüzgârın hangi yönden estiğine bakmayı ihmal etmemeli. Çünkü asıl hayat, çoğu zaman manşetlerin değil, gündelik anların içinde akıyor.
Ve belki de bugünlerde en çok ihtiyacımız olan şey tam olarak bu: Daha az bağırmak, biraz daha dikkatle dinlemek ve hayatın sessizce sunduğu değişimleri fark edebilmek.
Ve bir başka önemli şey; doğru bildiklerimizin doğruluğunu araştırmak.
&
Kirveme öğütler
Kirvem; insanlarda vefa arama; insan sıcakta ağacın gölgesine sığınır, soğuklarda aynı ağacı keserek sınır.
&
Tolstoy’dan deyişler
Bir insan acı duyuyorsa canlıdır; başkasının acısını duyuyorsa insandır.
Daha ne desin?
&
Soruyorum;
Aynı havayı soluyor,
Aynı güneşin altında ısınıyor,
Aynı yağmurda ıslanıyor,
Aynı ayın ışığıyla aydınlanıyoruz.
Birbirimizden daha ne istiyoruz.
&
Gelelim “Dilimde tüy bitinceye kadar” yazacaklarıma;
“Diyarbekir 5 Nolu Cezaevi, aslına uygun bir biçimde MÜZEYE dönüştürülsün.”
“SUR İÇİ; DÜNYANIN EN BÜYÜK AÇIK HAVA MÜZESİ OLSUN.”
“Sur İlçesinin adı “ESKİ DİYARBEKİR” olsun.”
“ŞEHRİN STADI, ŞEHRİN ÖZGÜRLÜK MEYDANI OLSUN.”
Anzele büyük bir göl haline dönüştürülsün. Etrafı piknik alanı olsun.
İyi bir hafta geçirmeniz dileğiyle.
Dostça kalın.