Seviyorsan riyasız, çıkarsız seveceksin!

Tanpınar “Bir şehri sevmek, aşka sebep aramaktır” der.

Abone Ol

Maalesef artık gündelik rutine döndü şehir yaşamında. Seyyar satıcılar üstelik artık “esnaf” olarak adlandırılarak adeta sabite bağladıkları her günkü yerlerinde toplumun kullanımına ait olan kaldırımları, yolları, kavşak noktalarını işgallerine tepki gösterene, “ekmek parası” deyip şiddetle karşı durmayı hatta zaman zaman kafa göz yarmayı kendilerine “HAK” sayıyorlar.

Yetinmiyor, zabıtanın uygulamasına refleks olarak tezgahındakileri de kaldırıma, caddeye döküp “mağdur” görüntüsü vererek sonra belediyenin kapısına dayanıyorlar. Kapıya dayanmakla yetinmeyip hak talepkârlığında bulunarak pazarlık ediyorlar.

Uzun yıllar süren atanmış ve seçilmiş yönetim erklerinin ve elbette bir miktar da seçilmişler yerine atanan uzun süreli kayyım yönetimlerinin tümüyle “politik popülizm”in sığlığına sığınarak bu işgallere dokunmayı sürekli ertelemesi bugünkü sonucun tezahürü aslında.

Şimdinin modern zamanlarında kent dediğimiz “sosyal donatı alanları” ve “ortak kullanım mekânları” tümüyle kent sakinlerinin hemşehrilik bilinciyle birbirlerinin sınırlarını bilerek ortak paydada kullanabilecekleri / kullanmaları gereken alanlardır. Bu bir şehirde yaşama kuralıdır aslında.

Kentli olmak, kentte her yaşayanın, ya da her hangi bir gerekçeyle kente her taşınanın, kentli olduğu anlamına da gelmiyor elbette.

Kentli olmak, biraz da yukarıdaki yazılanlara binaen birbirleriyle yolları kesişmemiş olsa bile, bir başkasıyla aynı mekanları paylaşırken o başkasının da en az kendisi kadar ortak alanlarda hak sahibi ve yararlanma hakkı olduğu gerçekliğinin farkındalığını anlamış olmak demektir.

Dünya, çok zaman önce devasa boyutlarda talancı, yağmacı, işgalci ve fetihçi göçer topluluklar çağlarını yaşadı ve gördü. Hatta bunların topyekün telefatına da tanık oldu.

O yağmacı göçebe topluluklar yağmayla yaşardı, ele geçirdikleri toprakların yerleşik sakinlerine asla acımaz, kılıçtan geçirir sonra da mallarını yağma eder, yerleşik halkı da esir alırlardı.

Şimdilerde “modern” zamanlarda artık kentlilik bilinci taşımayan o geçmişin yağmacı-talancı-fetihçilerinin yerini, yine onların yeni zamanlara uyarlanmış ideolojik alt yapısını zamana uyarlayarak özümsemiş olanların kendilerine hak olarak gördüğü bir nevi kentin ortak kullanım alanlarının işgal edenin adeta elinde kalışı yağmasının somut tezahürlerini yaşıyor ve görüyoruz.

Bunun “ekmek parası” sığınıcılığı ile alakası yok. Sermayesi sadece el arabasının üzerinde olanların dışında çokça parası olanlar da bunu yapmayı hak görüyor. Elbette bütün politik ilişkilerini kullanarak, en küçük seyyar satıcıdan tutun, işyerinin önüne denk düşen kaldırıma tezgâhını, cadde kenarına da gün boyu aracını park etmeyi dükkan sahibi de hak görüyor. Bırakın sadece bir dükkân sahibini, marka olup satış mağazası açanlar da bunları yapıyor. Öylesine hak görüyor ki kaldırımın üçte birine sarı şerit çektirerek “burası artık benim” diyor.

Önce kentler; kaldırımları, sokak başları, meydanları, bulvarları, sulak alanları ve dahi güzel görüntü veren manzara mekânları adeta yağma ediliyor, sonra da kendince savunusu olan ideolojik sloganların ve yetmeyince de mağdur edebiyatının ardına sığınılarak talanın-işgalin ‘hak sahipliğine’ dönüşmüş hâli kalıcılaştırılıyor.

Bizler artık hakkımızın hukukumuzun, birbirimizin sınırlarına saygılı olmayı bilmemiz gerektiğinin farkında olduğumuz kentlerde yaşamıyoruz. Yaşadığımızı sanıyoruz, ama aslında yaşamıyoruz. Kentlerin yağmalanan ortak mekânlarının farkında olan ve pek bir şey de yapamayan sıradan ve sürüden mahpusları olarak kendimizi de hapis ettiğimiz hücrelerde yaşıyoruz adeta.

Sonra da “özgürlük, eşitlik, adalet” gibi evrensel değerlerin erdemine sığınarak artık kendimizin de inandıklarımızı yitirdiğimiz hak diyoruz, hukuk diyoruz. Hepsi bu!

“İstemem, eksik olsun” deme cesaretini gösterebileceğimiz damar kaldı mı ki sahi!

Tanpınar, “Bir şehri sevmek, aşka sebep aramaktır” der. Dağ, taş filandan öte; insan şefkatinin dizinin yanı başına çömelmeden de söz eder üstat. İşte, insanı ile birlikte yaşadığın kenti seviyorsan ihanet etmeyeceksin, işgal etmeyeceksin, hemşehrin olan sakinlerin ayak basma rahatça yürüme hakkının olduğu kaldırımının, caddesinin yaya’ya araçlara ait olduğunu bileceksin. Sevmek, budur elbette…

Hemşehri Ali Emiri Efendi der ki;

“Sultanı nazmım şehri Amid tahtgahım”. Şehre böylesine anlam yükleyen zatın hemşehrisi olmayı hak ediyor muyuz? Soru’m budur ve her birimizedir…