Gürültüden, trafikten, kirlenen sokaklardan, kurallara uymayan insanlardan…
Gürültü çok, trafik çekilmez, sokaklar kirli, insanlar birbirine saygı duymuyor…
Ama çoğu zaman şu soruyu kendimize sormayı unutuyoruz:
‘Şikâyet ettiğimiz bu şehrin içinde biz neredeyiz?’
Can yakıcı ve can alıcı bir soru…
Cevabı da o derecede.
Bir apartmanda yıllardır oturup kapı komşusunun adını bilmeyen insanlar var. Merdivende karşılaşınca başını çeviren, selam vermekten kaçınan, ama sohbetlerde ‘komşuluk kalmadı’ diye iç çeken insanlar. Oysa komşuluk dediğimiz şey gökten inmez, bir kapıyı çalmakla, bir ‘iyi akşamlar’ demekle başlar. Doğru …
Şehrin gürültüsünden rahatsız olduğunu söyleyen birinin arabasına binip mahalle aralarında camları açarak son ses müzik dinlediğine de sık sık rastlıyoruz. Bir de düğün konvoyları var. Düğün biter, gelin ile damat evlerine gidecekler ama olmaz, sokağın başından, sitenin ve hatta apartmanın içine girip ses-müzik-şarkı ve zılgıtla geceyi işgal edenlere de denk gelenimiz çok. Sabahın erken saatinde ya da gece yarısında yükselen o müzik ve kalabalık, bir başkasının huzurunu bozarken kimsenin aklına şu soru gelmiyor. Ben de mi o gürültünün bir parçasıyım? Kesinlikle evet …
Trafikten şikâyet edenlerin önemli bir kısmı ise trafikte en önemli kuralı bile ihlal etmekte sakınca görmüyor. Kırmızı ışıkta geçen, ikinci sıra park yapan, kaldırımın üzerine aracını bırakan, sonra da ‘bu şehirde trafik çekilmiyor’ diyen insanlar. Engelli yurttaşların geçiş güzergâhlarındaki işgalin de gözlerden kaçmadığını biliyorum. Aslında her birimiz, o karmaşanın küçük bir parçasıyız.
Maalesef …
Bir başka manzara da iş yerlerinin önünde görülüyor. Kaldırımlar, yayaların güvenle yürüyebileceği alanlar olması gerekirken kimi esnaflar tarafından dükkânın uzantısı haline çevriliyor. Sandalyeler, ürünler, kasalar… İnsanlar caddede yürümek zorunda kalıyor. Ama aynı kişiler şehirde düzen olmadığından, kent kültürünün gelişmediğinden yakınıyor.
Kaldırım işgalini yapanlar kimler?
Temizlikten şikâyet eden birinin elindeki sigara izmaritini, bir peçete ya da çöpünü yere bıraktığını görmek de sık karşılaştığımız bir doğa cinayeti. Sokakların kirli olmasından yakınanların bazıları, o kirliliği oluşturan davranışların farkında bile olmuyor.
Bence farkındalar ve fakat farkında değillermiş gibi davranıyorlar…
Oysa şehir dediğimiz şey yalnızca beton binalar, asfalt yollar ve trafik ışıklarından ibaret değildir. Şehri şehir yapan, insanların birbirine ve ortak yaşam alanlarına gösterdiği saygıdır.
Kent kültürü belediyelerin tek başına kuracağı bir düzen değildir. O kültür; komşusuna selam veren, apartmanda yüksek sesle gürültü yapmamaya dikkat eden, arabasında müziğin sesini başkalarını rahatsız etmeyecek kadar kısan, kaldırımın yayalara ait olduğunu bilen insanların davranışlarıyla oluşur.
Belki çözüm sandığımızdan çok daha basit şeylerde saklıdır. Bence de öyle …
Bir sabah apartmandan çıkarken komşumuza selam vermek…Aracımızı park ederken bir başkasının yolunu kapatmamayı düşünmek…Kaldırıma eşya koyarken bir çocuğun, bir yaşlının bir engellinin oradan geçeceğini bilmek…
Elimizdeki küçük bir çöpü yere atmak yerine birkaç adım yürüyüp çöp kutusuna bırakmak…Bunlar küçük davranışlar gibi görünür ama şehirlerin ruhunu asıl bu küçük davranışlar oluşturur.
Çünkü şehir dediğimiz yer aslında büyük bir ortak evdir.
Ve o evin düzeni yalnızca belediyelerin değil, o evde yaşayan herkesin sorumluluğudur. Belki de artık şikâyet etmekten önce aynaya bakma zamanı gelmiştir. Çünkü bazen şehir bozulmaz…
Şehri biz bozarız.