Kent Koruma ve Dayanışma Platformu’nun belirlediği iki noktadan, temel ihtiyaç malzemeleriyle doldurulan 25 tır, soğuğun ortasında hayatta kalmaya çalışan insanlar için yola çıktı. İçlerinde battaniyeler vardı, çocuklar üşümesin diye. Gıda kolileri vardı, bir çorba kaynasın diye. Hijyen malzemeleri vardı, insan onuru korunabilsin diye. Ama o tırlar sınıra kadar gidebildi. Sonrası bekleyiş.
Bir sınır kapısında durdurulan şey sadece araçlar değil aslında. Bekletilen; ısınamayan bir çocuğun üzerine örtülecek battaniye. Günlerdir doğru dürüst yemek bulamayan bir ailenin sofrasına girecek ekmek. Soğuk suyla ellerini yıkamak zorunda kalan bir annenin ihtiyacı olan sabun.
Kış, takvimde bir mevsim olabilir ama açık alanda yaşayan insanlar için hayatta kalma meselesidir. Soğuk romantik değildir. Kar manzara değildir. Donmak, yavaş, yavaş gelen bir sessizliktir. Özellikle de barınacak sağlam bir yeriniz yoksa. Biz çoğu zaman yardımı bir koli olarak görüyoruz. Oysa yardım, aslında bir “yalnız değilsin” cümlesidir. Birinin, hiç tanımadığı birinin yaşaması için çabalamasıdır.
Diyarbakır’dan çıkan o tırlar, işte bu cümleyi taşıyordu.
İnsanların birbirini görmeden de sahiplenebileceğini, sınırların merhameti durdurmaması gerektiğini hatırlatıyordu. Şimdi orada, sınırın öte yanında bekleyen insanlar var. Soğukla mücadele eden, geceleri daha uzun yaşayan, sabahı sağ çıkarak görmenin hesabını yapan insanlar.
Ve burada, yardım ulaştırmak için çabalayan ama eli uzandığı yere değemeyen insanlar. Bazen en ağır şey çaresizliktir. Elinizde battaniye vardır ama üşüyen çocuğa veremezsiniz. Kamyon dolusu gıda vardır ama aç olana ulaşamaz. İşte insanın içini en çok bu acıtır. Çünkü mesele sadece yardım değil. Mesele, bir insanın başka bir insanın yaşamasını istemesidir.
Ve bu duygu, dünyanın en temel, en sade, en tartışmasız gerçeğidir.