Kürt meselesindeki tavırlarının yanlışlığı da buradan geliyor. 19 ve 20. yüzyılın koordinatlarına dayalı Marksist anlayışla Türkiye’yi, Avrupa’yı, Ortadoğu’yu velhasıl dünyayı anlamak, izah etmek ve sorunlara çözüm bulmak mümkün olmuyor. Sadece Kürt meselesinde değil, emekçiler ve sendikalar konusunda da geçerli bir tespittir bu. Aynı zamanda emperyalizm, antiemperyalizm, milli mesele, barış içinde birlikte yaşama gibi hususların yanlış algılanıp ceberut devlete yanaşma mantığının hatalı sonucudur.
Son birkaç yıldır sözüm ona “emperyalist işbirlikçisi Kürtler” dogmatik Kemalistler ile onların farklı bir türevi sayılan ulusalcı sol çevrelerde çokça tartışılmaktadır. O kadar ki bu karalama bahsedilen kesimlerin Kürt sevmezliğinin hatta düşmanlığının temel tezi haline getirilmiştir. Hakarete varan bu suçlama, Rojava’daki Kürt özerk yönetiminin zorla sona erdirilmesi sırasında “başa kakma” şeklinde tezahür etmiştir. ABD ile İsrail’in İran’a yönelik saldırısında da Kürt partilerinin birleşmesi vesilesiyle “işbirlikçilik” söylemi yeniden tedavüle sokulmuştur.
Sanal ortamda yayınlanan “İştirakî Dergisi” isimli blogda bu tavrın uç noktaya vardırıldığını görüyoruz. Buradaki pek çok yazı İran mollalarının arkasında saf tutmayanlarla kendi halklarına karşı ölüm makinesi haline gelmiş olan Pasdaran (Devrim Muhafızları) ve Besic milisleriyle aynı mevzide yer almayanları “hain ve işbirlikçi” ilan eden suçlayıcı ibarelerle doludur.
Aynı blogda muhtemelen kendini Besic milislerinden sayan, birikim ve tecrübe açısından düşük profil sahibi bir vatandaş da daha ileri giderek şahsıma sataşmış; yetmemiş önlerine gelene fırça atmıştır.
Kürt cenahından, bilhassa gurbette yaşayan mücadele cephesinin firarileri barış sürecini de bahane ederek “Öcalan ile PKK önlerini kesmeseydiler, Kürtler ABD-İsrail-NATO ile birlikte Rojava (Suriye) ile Rojhilat’ta (İran) bir devlet kurabileceklerdi” türünden mantıksız laflar etmekteler.
Sormak gerekir bu zevata: Seni tutan mı var? Al kuşan gerekli alet edevatını, ABD-İsrail-NATO’daki ilgili makamlara da müracaat et! Yanına alabilirsen git İran Kürdistan cephesine, kur devletini. Elini tutan, önünü kesen mi var! Dert burada değil de afaki düşünme tarzlarında, savaşı ve mücadeleyi eski dönem kahramanlık destanı olarak algılamalarında. Kurtarıcı olarak Zaloğlu Rüstem misali birilerinden medet ummalarında…
Kürtler işbirlikçi miydi?
İşbirlikçilik ile ihtiyaç halinde işbirliği ve ittifak arasında dağlar kadar fark var. Bunun izahı uzun sürer. Dileyenler, bu tür ince ayrımlara bakabilirler. Zaten Kürt cenahından “işbirlikçilik” meselesine eğilip suçlayan taraflara cevap verenler de var. Celal Temel de bunlardan biri. 10 Mart 2026 tarihli “Dünden Bugüne Kürdlerin Emperyalizmle İşbirliği Yaptığı Yalanı” başlıklı makalesini özetleyelim:
“Kürdler emperyalizmle işbirliği mi yaptı, emperyalizmin kurbanı mı oldular? Kürdlerin emperyalizmle işbirliği yaptığı büyük bir yalan ama Kürdistan’ın emperyalistler eliyle bölündüğü, benzeri olmayan uluslararası bir sömürge hâline getirildiği bir gerçek. Soruyoruz: Kürdler emperyalistlerle işbirliği yaptıysa hani Kürdistan?
1920’lerde Büyük Britanya’nın başını çektiği emperyal güçler isteselerdi bir Kürd devleti kurulamaz mıydı? Büyük Britanya, dönem boyunca, bir taraftan Arap şeyhleriyle işbirliği yaptı; diğer taraftan, Osmanlı Hükûmeti ve sonra da Ankara BMM Hükûmeti ile açık-gizli ilişkiler geliştirdi; Kürdleri oyaladı ve Kürdlerin ulusal haklarının gasp edilmesinde başrolü oynadı.
Neticede Büyük Britanya’nın emperyalist çıkarları Kürdlerle değil, Arap ve Türk milliyetçileriyle çakışınca Kürdler sürecin kurbanı oldular.
Solcu-Sağcı, Kemalist-İslamcı, hep Kürdistan’da emperyalist aradılar. Onlara göre, emperyalistler olmasa Kürdler hak istemesini bilmeyeceklerdi. Kemalizm’le düşünsel bağları hiçbir zaman kopmayan Türk solcuları ve güya Kemalizm’e karşı olan Türk İslamcıları, Kürdler söz konusu olduğunda hep benzeştiler. Beraberce emperyalizm teorileri, komplo teorileri üretip ‘mevzubahis vatansa…’ nakaratları okudular.
Günümüzde haklı olsalar da ezilen ulusların, silahlı-güçlü ezenlere karşı silahlı yoldan başarma şansları kalmadı. Kürdleri egemenliklerinde tutan Türkiye, İran, Irak, Suriye devletleri bunu iyi biliyorlar. O yüzden, Kürdlerin haklılıktan doğan haklarını aramalarını ‘terör’; diplomasi yapma girişimlerini, ‘emperyalizm işbirlikçiliği’ olarak nitelendiriyor, suçluyorlar.
Onlar yaparsa başarılı diplomasi, Kürdler yaparsa suç, teröristlik, işbirlikçilik, hainlik…”
Celal Temel kardeşimizden alıntıladıklarım, meselenin günlük siyasi yönüyle ilgilidir ve hem tartışma hem yerinde polemikleri içermektedir. Ancak bana göre Kürt aydınlarından Cemil Gündoğan’ın bahsedilen itham ve suçlamalara karşı tarihi arka planı olan teorik gerekçelerini hayli nitelikli ve seviyeli bulurum. 7 Mart 2026 tarihli youtube konuşmasının tamamına katıldığım için, metni olduğu gibi aktaracağım:
Çürütülen antiemperyalizm ilkesi
“Kemalizm ile düşünsel bağlarını koparamamış Türk solcularıyla, Türk İslamcıları bir süreden beridir Kürtleri emperyalizmin işbirlikçisi olmakla suçluyorlar. Her konuda birbirlerinin boğazına sarılan Kemalistlerle İslamcıların Kürtlere saldırı konusunda ağız birliği (son örneği Suriyeli cihatçıların Kürtlere yönelik imha operasyonunda görüldü-FB) yapmaları dikkat çekici.
Bu durum, anti-emperyalizmle ilgili geçmişteki beylik tartışmayı yeniden gündeme getirdi. İnsanlığın ‘emperyalizm’ kavramına en fazla ihtiyaç duyduğu bir dönemde bu kavramın kokuşmaya başlaması gerçekten de büyük kayıp. Bütün bu konuları birbirleriyle olan ilişkileri içinde tartışmaya çalıştım.
Antiemperyalizm, solculuğun siyasi literatüre kattığı ilkelerden biridir. Sadece ideolojik ve siyasi değil, aynı zamanda ahlaki boyutları da olan bir ilkedir. Kapitalizm, 1800’lerin sonlarına doğru emperyalizm aşamasına varmıştır. Bunu mümkün kılan şey ise rekabetçi kapitalizmin yerine tekelci kapitalizmin geçmiş olmasıdır. Bu aşamayla birlikte dünyanın büyük devletleri arasındaki paylaşımı kural olarak sona ermiştir. Dolayısıyla da yükselen süper bir devlet kendisi için bir pazar elde etmek isterse, başka bir devletin elindekini zorla şerle almak durumundadır. Yani artık paylaşım değil, yeniden paylaşımdır söz konusu olan.
Birinci ve İkinci Dünya savaşları bu yeniden paylaşımın iki tipik örneği olarak anlatılır kitaplarda. Tarihteki imparatorlukların emperyal yani yayılmacılık faaliyetlerinden farklı olarak günümüzdeki emperyalizm, kapitalizmin tekelci aşamasına denk düşen yayılma ve hegemonya faaliyetlerinin adıdır. Buradan gördüğümüz üzere emperyalizme karşı mücadele, sosyalistlerin önemli görevleri arasına girmiştir. Sadece emperyalizm kapitalist sistemin ömrünü uzattığı için değil, sosyalizmin ezilenlere karşı taşıdığı ahlaki yükümlülükler de böyle bir görevi gerekli kılmaktadır. Bu tutum, rakip ideolojilere karşı sosyalist harekete muazzam ahlaki bir üstünlük de sağlamıştır.
Gelgelelim hikâyenin tamamı bundan ibaret değildir. Kâğıt üzerinde harika duran bazı ilkeler, hayatın gerçekleriyle karşılaştığında kâğıt üzerindeki kadar temiz kalamazlar. Anti-emperyalizm ilkesi de bu kaderi paylaşan ilkelerden biridir. Bir zamanlar bakanların gözünü kamaştıran bu temiz ilke, gün geçtikçe darbeler yemiş, surlarında gedikler açılmış, neticede kirlenmiş ve günümüzde neredeyse tanınmaz bir hale gelmiştir.
Günümüzün antiemperyalizm pazarlamacıları
O kadar ki, yeryüzünde gelmiş geçmiş en gerici rejimlerden biri olan İran rejimi, Yemen’den başlayarak kuzeydeki Irak’a, oradan da batıdaki Suriye’ye kavis çizerek Lübnan’daki Şii nüfusuna kadar uzanan ‘Şii Kalkanı’ politikasını anti-emperyalizm olarak pazarlamıştır dünyaya. İşin garip tarafı da şudur: İranlı mollalar, bugünkü Amerikan-İsrail saldırısına karşı yürüttükleri savunmayı da yeni antiemperyalist ilkelerle izah etmekteler kamuoyuna. Yani hem emperyalist yayılmacılıklarını hem işgale karşı direnişlerini antiemperyalizm adıyla pazarlamaktalar.
Bunun gibi örneklere birçok ülkede rastlanabilir. Ancak en yakın iki örnek olarak İran ile Türkiye dikkat çekicidir. Türkiye ile ilgili olanı daha da gariptir. (1950’lerden bu yana emperyalizmin militarist yayılmacı örgütü NATO’nun vurucu gücü sayılan, ABD ile ortak hareket eden hatta şimdilerde Trump’ı dost belleyen ve nihayet Avrupa Birliği gibi emperyalist-kapitalist bloka üye olmak için can atan-FB) Ankara, 2000’lerin ortalarından itibaren Ortadoğu’daki Sünni grupları kendi hegemonyası altına almayı hedefleyen bir yayılmacılık faaliyeti gütmektedir.
İran’daki ‘Şii Kalkanı’ politikasından ilham alan bu ‘Hilafet Kalkanı’ politikasını pazarlayan Ankara yönetimi, İran’daki mollalar gibi bir antiemperyalist söylem kullanmaktadır. Bir anlamda bu noktada da İranlı mollaları taklit etmektedir Türkiyeli yetkililer. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “dünya beşten büyüktür” söylemi, aslında antiemperyalist (daha titiz bir deyimle anti batıcı bir fikirle) pazarlamanın bir aracı olarak kullanılagelmektedir.
Türkiye’nin Somali ya da Libya’daki doğal zenginlikleri kendi denetimine alıp çıkarları için işletmesinin antiemperyalizm ile ne alakası olabilir? Bu tür antiemperyalist söylem ve edimlerin bizzat emperyalist yayılmayı destekleyen bir fonksiyon icra ettiğini görüyoruz.
Yazık, gerçekten de yazık!
Bir zamanların gerçek antiemperyalist ilkesi neydi?
Bir zamanlar, bakanın gözlerini kamaştıran antiemperyalist ilkenin bugün dünyanın en karanlık güçleri tarafından manipüle edilebilen bir amorfa dönüşmüş olması, sonradan oluşmuş bir bozulma değildir. Bu bozulmanın nedenleri bizzat bu ilkenin kendisine içkindir ve geçmişi epeyce geriye gider.
Özellikle propaganda yönü belirgin olan tarih kitaplarında, sosyalist hareketler ile devrimler, emperyalistlerle dişe diş mücadele eden hareketler olarak tasvir edilirler. Bu tasvirler, antiemperyalizmin o göz kamaştıran ilkesinin saf haliyle bir resmini sunar. Lakin gerçek hayatta böyle bir olgu yoktur. Diğer sosyal hareketler gibi sosyalist hareketler de reel politiğin kirine pasına bulaşmak zorunda kalırlar. Hem de ilk günden itibaren.
Nitelikleri itibarıyla pek tartışma konusu olmayan Paris Komünü ile Ekim Devrimi sırasında yaşananlara bakabiliriz. Sosyalist teoriyle ilgili birkaç kitap okumuş olan herkes bilir ki, sosyalist teorisyenlerin sundukları en önemli iki olaydan biri 1870’lerdeki Paris Komünü ile 1917’deki Ekim Devrimi’dir. Ancak tarihin arka planına bakıldığında Paris Komünü Almanya ile Fransa arasındaki emperyalist kapışmanın çocuğu olarak, daha doğrusu sonucunda meydana gelmiştir. Ekim Devrimi ise genel anlamda Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşının ama özel olarak Bolşevikler ile Alman emperyalistleri arasında gerçekleştirilen işbirliğinin çocuğu (sonucu) olarak gün yüzüne çıkmıştır.
Demek ki dünyayı sarsan Büyük Ekim Devrimi, emperyalizmle işbirliği içinde hayat bulmuş sosyalist bir devrimdir. Bu durumda antiemperyalist ilkenin o teoride kalan saf halini koruması nasıl mümkün olabilir ki! Nitekim olmamıştır da. Çünkü sosyalist hareketler, iktidara gelmek isteyen hareketlerdir. Sosyal hareketler ise düşmanlarının düşmanlarıyla işbirliği yapmaya zorlar. Ama düşmanın düşmanı her zaman temiz bir aktör olmaz, bazen emperyalist (veya hegemonik-yayılmacı) ülkeler de bu kategoriye girerler. Antiemperyalist ilkedeki çürüme bu ilkenin kendisine içkindir derken, kast edilen tam da bu olgudur.
Çürüme ve kokuşma nerede başladı?
Hal böyle olduğundan sorun Ekim Devrimi ile kalmamış; zamanla daha da kötüleşmiştir. Çünkü Üçüncü Enternasyonal, antiemperyalizm ilkesini zamanla Sovyetler Birliği’ni koruyup etki sahasını genişleten bir dış politika aracına dönüştürmüştür. Bunun bir sonucu olarak Sovyetler Birliği’ne hizmet etmeyen bütün sosyalist hareketler bir bahaneyle aforoz edilmiş, devlet olarak Sovyetler Birliği’ne hizmet eden en gerici hareketler bile antiemperyalist oldukları gerekçesiyle desteklenmiştir.
Böylece emperyalizmi yıkmak için formüle edilen antiemperyalizm ilkesi, dünya ölçeğinde hegemonya mücadelesi veren bürokratik bir devletin (Moskova’daki iktidarların) elinde çürüyüp gitmiştir. Sosyalist hareketin merkezi sayılan Sovyetler Birliği, antiemperyalizm ilkesini kendi devlet çıkarları ve küresel hegemonyasının bir manivelasına dönüştürünce, çevredeki sosyalist hareketler de onun daha beterini yapmışlardır.
Örneğin (geleneksel) TKP, Türk devletinin Kürtlere karşı kullandığı katliam ve imha politikasını rasyonalize etmek için antiemperyalist ilkeyi kullanmıştır. TKP bu konuda yalnız olmadığı gibi mesele dünde kalmış bir mesele de değildir. Bugün de aynı filmi bir kere daha izliyoruz. Kendisine sosyalist diyen çok sayıda grupçuk veya arkadaş çevresi, antiemperyalizm adına bizi ‘Şii Kalkanı’ ya da Sünni ‘Hilafet Kalkanı’ arkasında saf tutmaya davet ediyor.
Buradaki dönüşümü ancak ‘kokuşma’ ile tarif etmek mümkün. Şimdilik başka bir kelime bulamıyorum. Peki, ne olacak bu durumda? Bazı sosyalistler kendi egemen sınıflarının veya dar grup çıkarlarını gerici amaçları için kullanıyorlar diye, antiemperyalist olmaktan vaz mı geçeceğiz? Kesinlikle hayır!
Gerçek antiemperyalist ilkeye duyulan ihtiyaç
Kanımca insanlık bugün, gerçek bir antiemperyalist ilkeye her zamankinden daha fazla ihtiyaç duymaktadır. Çünkü İkinci Dünya Savaşından sonra kurulan ve şeklen de olsa uluslararası kurallara bağlı dünya düzeni, bugün canlı yayında yıkılmaktadır. Her gün televizyon kanallarında seyrettiğimiz budur.
Pedofil bir çeteye dâhil olmakla suçlandığı için iyice çığırından çıkmış bir megaloman eline bir balta almış, eski uluslararası düzeni yıkmaktadır. Onun yıkmaya çalıştığı düzen zaten berbattı. Kurmak istediği yeni uluslararası düzen ondan daha berbattır. Çünkü yeni düzen çıplak güç ilişkileri üzerine dayanıyor. Yani bundan böyle Orman Kanunları geçerli olsun istenmektedir.
Uzun lafın kısası emperyalizm kavramının 1800’lerin sonlarına doğru dolaşıma girdiği yere dönmüş gibiyiz. O dönemde İngiltere yahut Fransa, herhangi bir devlet kendilerini rahatsız ettiğinde onun sahillerine birkaç gemi yolluyorlardı; gemiler henüz yanaşmaktayken ya o ülkenin hükümeti düşerdi yahut kendi aleyhine bir anlaşma imzalanırdı.
Dönüp dolaşıp aynı yere geldik, hatta belki de daha da berbat bir yere. Çünkü o zamanlar birkaç gemiyle yürütülen o barbarlık, bugün sofistike kitle imha silahlarıyla yürütülmektedir. Bu, insanlık için büyük bir tehdittir ve bunu frenleyecek, önleyebilecek her türlü girişim insanlığın yararına olacaktır. Antiemperyalizm ilkesi, işte bu nedenle gerekli ve önemlidir.
Benim hayıflandığım şey, insanlığın antiemperyalizme ihtiyaç duyduğu bir günde bu kavramın gözden düşmüş olmasıdır. Böyle olmasının ön önemli nedeni, bu ilkeyi yaratıp kitlelere yaymış olan sosyalistlerin, demokratların ve ilericilerin bizzat kendi pratikleriyle bu ilkeyi kirletmiş olmalarıdır. O kadar ki, bu ilke günümüzde birçok durumda en altta olanın aleyhine işleyen bir söz yığınına dönüşmüştür, kokuşmuşluk bunu ifade etmektedir.
Oysa bu ilke başlangıçta altta olanı kayırıp korumak amacıyla formüle edilmişti. Kanımca, bu gidişata dur demenin zamanı gelmiştir. Önümüzde iki yol duruyor: Birincisi, bu kavramı kirinden pasından ayıklayarak yeniden bayrağını göndere çekmektir. Eğer bu mümkün değilse, ikinci yol tutulmalıdır. O da antiemperyalizme benzer adil bir prensip tanımlayarak onu evrensellik katına çıkarmaktır.
İki yoldan birinin yapılması insanlık açısından zorunluluk haline gelmiştir. Biliyorum, bunları söylüyorum diye bazı izleyiciler ‘Cemil yine soyut ilkeler vazediyor’ diyerek sinirlenecekler. On yıllar boyunca reel politiğin amansız cenderesinin kurbanı olmuş Kürt halkı arasında böyle tepkilere rastlamak normaldir. Böyle düşünenler açısından geçerli olan ‘güç’tür; dolayısıyla ne yapıp edip Amerika veya İsrail gibi bir gücü yanımıza çekmeliyiz ki ulusal haklarımıza kavuşabilelim.
Dönemin Kürdistan Demokrat Partisi (Türkiye) Başkanı Sait Elçi’nin, daha 1960’lar gibi erken bir tarihte ABD Büyükelçiliğine mektup yollayarak ‘Kürtlerin Amerikan dostu oldukları’ yolunda onları ikna etmeye çalıştığı günden beri, bu düşünce Kürt hareketinin sosyalizme mesafeli durmuş olan Kürt kanadının amentüsü olagelmiştir. Doğrusu, kimi olaylar da zaman zaman bu düşünceyi doğrular yönde gelişebilmiştir.
Ancak dünyanın geldiği yeni noktaya bakınca, bir kere daha anlıyoruz ki, en alttakilerin mücadelesinin başarıya ulaşması hak, adalet, eşitlik, özgürlük gibi kavramların yaygınlık gücüyle orantılıdır. Orman Kanunlarının egemen olduğu bir yerde kaybedenler her zaman yine en alttakiler olacaktır. Çünkü en az güçlü olanlar bu kesimlerdir. Aritmetik bu kadar basittir. Nitekim aritmetiğin böyle işlediğini birkaç ay önce Suriye’de yaşayarak gördük. Dünyanın en büyük emperyalist gücü yani ABD bu ülkedeki Kürtlerin müttefikiydi. Yani rahmetli Sait Elçi’nin arzusu gerçekleşmişti.
Ancak bu ittifak hak, hukuk, demokrasi, özgürlük üzerinden değil; reel politiğin acımasız ilkeleri üzerinden kurulduğu için bölgedeki güç dengeleri değişir değişmez yerle yeksan oldu. Trump terbiyesiz bir şekilde, ‘Kürtler paramızı yedi’ anlamına gelen sözler söyledi ve orada Kürtler kendi pozisyonlarından büyük ölçüde kaybettiler.
“Kurtarıcı Mahalle Kabadayısı” beklemek yerine doğru politika
Suriye parçasında yaşananlar çarpıcıydı; o kadar ki politikayı, ‘yaslanacak bir mahalle kabadayısı aramak’ olarak anlayan Kürtleri bile dilsiz bıraktı; ne diyeceklerini bilemediler. Nitekim Trump ‘Bakın, ben İran’ı bombalıyorum, siz de ayaklanın!’ dediğinde çağrının muhatabı Kürtler fazla heyecanlanmadılar; sükût içinde beklediler.
Eskiden olsaydı havaya uçarlardı. Çünkü bir yerde Orman Kanunları geçerli olursa, orada ilk olarak Kürtlerin kurban edileceğini bizzat Trump, üç ay önce Suriye’de Kürtlere göstermişti. Nasıl mı? Kürtleri Ahmed El Şera’nın (Colani’nin) insafına terk etmişti.
Sözünü ettiğim Kürtler, şu anda gösterdikleri basiretlerini devam ettirirler mi, bilemem. Çünkü iktidar olma arzusu, çılgınlık yaptırabilecek kudrette bir arzudur. Dolayısıyla insanları ne yönde yönlendirebileceğini kestirmek çok kolay değildir. Ama eğer bu arzuyu bastırabilecek bir serinkanlılık gösterirlerse ulaşacakları sonuç bellidir.
O sonucu şöyle özetlemek isterim: Dünyamız, sosyalistlerin motor gücünü oluşturduğu ilericilerin özgürlük, eşitlik, insan hakları, demokrasi, kadın hakları gibi değerleri skalanın (merdivenin/ölçeğin) üst sıralarına çektiği eski dünya değildir. Emperyalizm ve yerel gericilik, 1970’lerin sonlarından itibaren hızlandırdığı saldırılarla o dünyayı yok etmiştir. Ama bu saldırılar başka bir gerçeği de gözümüzün önüne sermiştir. O gerçek de şudur: Adalet, hak, hukuk, özgürlük ve demokrasi ya herkes için vardır ya da hiç kimse için yoktur.
Bu, özgürlük mücadelesinin küresel bir zemin kazanması demektir ve iyi bir şeydir. Bu zemin eskiden de vardı ama bugün bir kaçınılmazlık ilişkisi olarak önümüzde durmaktadır. Ve artık emperyalistlerle kapitalistler de dâhil olmak üzere hiç kimsenin gözünden kaçmamaktadır.
Özellikle yapay zekâ ve yeni teknolojilerin yarattığı altyapı kompleksiyle birlikte artık bu zeminden kaçış yoktur. Hal böyle olduğu içindir ki sosyalizme olan karşıtlıklarını, mücadelenin hak, hukuk, özgürlük ve demokrasiyle alttakilerin kayırılması gibi genel ahlaki prensiplerine dayandırılması gerektiği fikrini reddetme noktasına vardıran Kürtlerin konuyu bir kere daha düşünmelerinde yarar vardır.
Mahallenin kabadayısına yaslanarak hak elde etme tezi çökmüştür. Bu tez, Kürt örneğinde işlemiyor. Bunun basit bir nedeni var: Kürtler en alttaki gruptur. Dolayısıyla dünyada Orman Kanunları geçerli hale geldiğinde yani pazusu güçlü olanın borusu öttüğünde, ilk kurban edilecek güçlerden biri onlar (Kürtler) olmaktadır.
Denklem böyle kurulduğu içindir ki, kendi mücadelesini meşruiyet, hak, adalet, insan ve kadın hakları, doğa hakları gibi evrensel değerler üzerinde kurmak Kürtler açısından ‘entelektüel bir züppelik’ değildir. Tersine, somut bir politik gerekliliktir. Özetleyecek olursam Kemalist ırkçılar ve onların sol varyantlarının diline pelesenk ettikleri eski antiemperyalist ilke kokuşmuştur. Bu haliyle insanlığa bir faydası yoktur.
Bununla birlikte antiemperyalist ilkenin ilk formüle edildiği dönemde taşıdığı anlamı taşıyan, o anlamı içeren evrensel bir ilke olmaksızın da insanlığın bir geleceği yoktur. Çünkü böyle bir ilke egemen kılınmaz ise dünya Orman Kanunları ile yönetilecektir. Bu da en alttakiler için cehennem olacaktır. Zira dünya manyakların elinde kalmıştır.”
Gündoğan’ın tezi burada sonlandı. Biz ise meseleyi, Türkiye geneli ve Kürt mahallesindeki ayrışmalar ekseninde ele almak durumundayız.
Söylem üstünlüğü meselesi
ABD-İsrail ikilisinin İran’a amansız saldırısı, sol ve ulusalcı çevrelerde antiemperyalist mücadele söyleminin yeniden siyaset gündemine girmesine neden oldu. Ancak bu tartışma, özellikle Kürtlere yönelik bir ‘ikna-susturma’ kampanyası haline getirildi.
Şu sıralar, bilen-bilmeyen ilgili çevreler konuyu tartışmaya açmış durumdalar. Kürtlerin dar milliyetçi kesimleri ‘sol ve ulusalcılara’ inat ‘ABD ve İsrail ile ittifak yapıp Kürdistan’ı kurup Kürtleri kurtaracağız’ derken; Türk ulusal solcuları da Kürtler ile siyasi partilerini ‘emperyalist işbirlikçisi’ olmakla suçlamaktalar.
İşin tuhaf yanı, açılım sürecinden bu yana ‘Kürdistan kurmak’ gibi ibarelerle Kürt halkının duygularına hitap eden Kürt milli müzayedecilerinin ‘PKK ve Öcalan Kürtlerin NATO ile ittifakını engellemeselerdi, hem Rojava hem de Rojhilat bölgelerinde ABD-İsrail ikilisiyle beraber Kürtleri kurtarıp devlet kurmuş olurduk!’ demagojisi ile Kürt kamuoyunda söylem üstünlüğünü ellerine geçirmiş durumdalar; en azından şimdilik.
Kürt kesimindeki mevcut ana yapı ise diriliş ve kurtuluş sürecinde dirilişi gerçekleştirse de kurtuluş merhalesine geçmeyi başaramadı. Daha kötüsü tatmin edici ve toplumsal karşılığı olan yeni bir söylem de geliştiremedi. Bunu fırsat bilen Kürt mahallesinin itirazcıları, sanal bir söylem üstünlüğü elde ettiler; yıpratma taktiklerine hız verdiler.
Eğer açılım isimli süreçte bu nokta unutulursa veya es geçilirse, orta ve uzun vadede Kürt toplumunu ikna etmek imkânsızlaşacaktır.
Kaynak: numedya24.com