Çünkü buraya beşinci gelişiydi. Her gelişinde ayrı bir nedeni vardı. Bu yüzden her defasında ayrı bir heyecanlanmıştı. Bu defa daha bir heyecanlıydı. Sanki ilk defa geliyordu. Çünkü uzun zamandır bu anı bekliyordu. Onunla hiç bu kadar yakın olmamıştı. Gözleri güneşte, bedenleri taş terasta yan yanaydı.
Gerçekten onun da gözleri güneş gibiydi. Ona bakınca fikirleniyordu, daha çok okuyordu, daha çok yazıyordu ve aydınlanıyordu. Ve o aydınlattıkça daha bir güzelleşiyordu. Şimdi sıcacık bakışları, çarpan kalbiyleve elinde telefonuyla ufka kitlenmişti. Ve gözleri ufukta güneş denen özel yıldızın doğuşundaydı.
Bu yıldızın burada turuncuya çalan kızılca doğuşunu ona anlatmamıştı. Anlatsa buranın sihri bozulurdu. Çünkü yeni bir sihir peşindeydi.
Bir yandan titreyen soluk pembemsi elleriyle telefonla sürekli resim çekiyordu. Birden bu manzaradan hoşnut olmadığını fark etti. Bu özel ana teknoloji girmemeliydi. Bu refleksle elinden telefonu aldı. Ceylana dönen bakışlarıyla ona şaşkınca bakınca, davranışına bir anlam katmak istedi. “Bir kaç resmini alayım. Bu anı kalıcılaştıralım” dedi.
Bir kaç pozlama sonrası telefonu önüne alarak, ikisini alacak şekilde kamera düğmesine bastı. Selfie denilen özel çekimde bitmişti. O aydınlık yüz birden soluverdi. Sanki güneş doğmadan batıvermişti. Telefonu alıp resmi silmesiyle umuda karanlık çöküyordu. Bir yandan telefondan rahatsız olmuş, öte yandan şimdiki anı kalıcılaştırmak için aynı telefondan selfie çekmişti. Elbette bu yaman bir çelişkiydi.
O ise bu anı sanki öldürmeyi tercih etmişti. Ortak kalıcı bir anıları olsun istememişti. Ama birlikte gelmişlerdi. Aylardır her şey çok özel yürümüştü. Bu defa olacaktı diye inanmışve sevmişti. Dün gece Nemrud soğuğunda aynı battaniye altında yıldızları izlemişlerdi.
Şimdi yüzüne çarpan duygularına vurulan ölümcül bir darbenin soğuk havasıydı.
Buraya kadar gelmişken neden ortak bir resimlerinin olmasını istememişti?
Bu coğrafya da, bu toplum da, bu kültür de, bu tarz kadın erkek ilişkilerinde , ‘karşılaştığım normaldir’ diye yanıtlayarak üstünde ki şoku hızlıca atlatmayı başardı. Zaten o davranışı gösteren, hiçbir şey olmamış gibi gözlerini ufka dikmiş güneşi bekliyordu. Her şey ona göre normal gidiyor görünüyordu.Yerinden kalktı.
“Ben yukarıya amcamla sohbete çıkıyorum!”
“ Amcan da mı burada!”
“ O iki bin yıldır burada, sonsuzluğa ulaştığını sanıyor!”
Geride ki heykellere bakan kadın ne demek istediğini anlamıştı. Gülerek
“ Amcan Anticiochos mu?... Sen aslen buralı mısın?.. O bir kral, tanrıların arkadaşı, sen ise bir emekçisin. Benim arkadaşımsın. ”
Sorularına karşı önce sessizliği tercih etmişti. Sonra o meraklı gözleri yanıtlamaya başladı.
“ Buralı değilim…Evet o bir kral. Ben bir emekçiyim…Belki kavramsal olarak amcamdır.”
“Kavramsal! Ölümsüzlük için bu dağın başına o kadar emek vermiş adam. Sen de mi ölümsüzlük peşindesin?” dedi. Ama gözleri sessizce ‘ bu yüzden mi selfie çektin? ‘demek istiyordu. “Evet, her insan gibi sonsuzluğa ulaşmak isterdim.”
“Sonsuzluğa niye ulaşmayı düşünüyorsun. Ölümden sonra varlığın çok mu önemli. Ölümden sonra hatırlanman çok mu önemli?”
Yine bir felsefi tartışmaya girmişti. Yüzü yine aydınlanıvermişti.
“Ben de herkes gibiyim. Doğumuma ben karar vermedim. Ölüme de ben karar veremeyeceğim. Bazı insanlar doğanın bu döngüsüne fiili olarak karşı çıktılar. Ölmek istemediler. Uruk kralı Gılgamış ölümsüzlük peşinde koştu. Peygamberler ölümden sonraki bir yaşamdan bahsetti.”
“Bugün dünyayı yöneten kapitalist zenginler, modern krallar Gılgamış gibi ölümsüzlük peşindeler. Bu dünyada kendileri için yarattıkları cennetin devam etmesini istiyorlar. Böylece bu dünyada bize dayatılan cehennemimiz de devam etmiş olacak. Teknolojiye ve tıbba çok güveniyorlar. Bu insanlık için, doğa için bir felakettir.”
‘Sen de şimdi benim için bu şafak vakti bir felakete dönüştün’ diyemedi. Tartışma bireyselleşmemeliydi. “Bu cehenneme son vermek için yirmi dört saat kafa yorarken yeryüzünde ayrı bir cennet yaratanların sonsuzluğuna insanlık tahammül etmemeli. İnsanlık eşit ve barış içinde hep birlikte sonsuzluğuhakkediyor.”
O anda ufukta özel kızıllığıyla güneş, yaşamın enerjisi bir top olarak ufukta görünüverdi.
“İşte hepsi bu! Güneş burada böyle doğuyor. Böyle yükseliyor. Amacı farklı olsa da Antiocos amcam da her sabah bunu izleyip yeniden umutlanıyor. Biz de buraya gelip kendi umudumuzu yenilemek istiyoruz. ”
“Yeniden doğmak ve yeniden umutlanmak!”
İçinden orada bekleyip birbirine sarılanlar gibi, ona sarılmak geldiyse de, onu orada bırakıp taş tanrı kral heykellere yöneldi.
Bu özel anda anı özelleştirecek bir resim çekememişti. Belki resmin bir önemi yoktu. Ani bir hareketine verdiği bir tepkiydi. Her şeye aynı şekilde devam edebilirdi. Belki de çok önemliydi. Kendisine bundan sonrası ilişkileri için verilmiş güçlü bir mesajdı. Antiocos’un parçalanmış heykeli karşısında ‘bu hayatta biremekçiolaraknelerbana ait, benden sonra bunlara ne olacak, kim neleri alacak ‘ diye soruverdi.
Belki yaşam ona bahşedilmiş bir şeydi, belki de o başka yaşam kurgularının rasgele bir sonucuydu. Sonuçta doğarken karar verici değildi. Ama yaşarken tarihte yaşamış onca aykırı kişi gibi karar verici olmak istiyordu. Elbette Antiocos gibi kendini heykelleştirerek yapamayacaktı.Ve güzel olanın, insanlığın birbiriyle barışmasının, birbiriyle eşit olmasının sonsuzluğu için çaba harcamaya devam diyecekti. Dönemin Yunan ve İran kültürleri karışımını yansıtan heykellerinden ayrılırken, Yunan TheodorosAngelopoulos’unveİran’lıSaeedRoustaee’nin aynı adlı ‘Sonsuzluk ve bir gün’ adlı filmleri izlemek Nemrut’tan kadim kente, yine onunla ama suskunca yol aldı.