Diğerleri gibi bundan da emin değildi. Belki sevgiden değil algısal bir ilişkiydi. Ve belki algılanmaya, gerçeklikten kopmaya ihtiyacı vardı. Mesele bu ihtiyacı kimin ya da kimlerin, hangi koşullarda belirlediğiydi.
Sonuçta telefon dediğin her fırsatta dokunduğu,kah sıkıldığı kah rahatladığı, her durumda zamanı aştığı zorunlu bir arkadaşıydı. Onu televizyondan ve kahve dedikodularından kurtarmakgibi hayırlı bir tarafıda vardı.
Telefon ile ilk olarak ilkokulda hocası tarafından tanıştırılmıştı. Hocası telefonla tanıştırma eğitimi diye onları müdürün odasına almıştı. Kablolu, bir tarafı kulağında, diğer tarafı ağzında bu alet ile yüzünü görmediği bir insan ona ‘Alo’ demişti.
‘ElonîneHûsHûs!’ demişti karşısında tanımadığı kişiye.
Öfkeli ve her daim hazır ve oldukça sert vuran cetveliylehocası ona,
“Telefonda sadece Türkçe konuşulur!’ diyecetveliyle küçük bir terbiyeye girişmişti. Böylece okulun ve hükümet konağının yanında bir de telefonda anadiliyle konuşamaması gerektiğini öğreniyordu. Hem terbiye kuralları işliyordu, hem de Türkçeyi o yaşta iyi öğrenmesi gerekiyordu.
Oysa ilk telefon konuşmasında karşıdakine, adının Ali değil Hüseyin olduğunu anlatmak istemişti. Telefonda Türkçe konuşma terbiyesi yüzünden, öğrencilik döneminde annesiyle anadilinde konuşamamıştı. Dili tutulmuş, çocukluğun yasak öğretileri devreye girmiş, Türkçe bilmeyen annesiyle konuşamamış, kendine sansür uygulamıştı.
Bu kendine sansür yüzünden, o günden sonra telefonun karşısındakileri karşı hepbirkaç adım geriden takip etmişti.
Sonra küçük metal jetonlarla konuşma döneminde aşkla tanıştı. Jetonun telefona takılabilme durumlarında çok mutlu olurdu. Her defasında otuz jetonla konuştuğu halde hiç konuşamamış gibi ayrılıyordu. Sansürsüz konuştuğu bir dönemdi. Çünkü aşk hiçbir sansürü tanımıyordu.
O kadar sürede ne konuşmuştu?
Sonuçta üretilen neydi?
Ya da tüketilen neydi?
Belki sansürün daha az olduğu ve mahkemelere düşmenin olmadığı zamanlardaydı her şey. Şimdi insanlar telefonda daha az ve daha sansürlü konuşuyordu.
Aşk mektuplardan sonra telefonları da terk etmişti ve sansür öne çıkmıştı.
Cep adını alan telefon şimdi görebilen ve işitebilen, sansüre karşı önlem geliştiren, hayal gücü adayı her çocuğun elindeydi ve ebeveynlerin buna hiç karşı yapabilecekleri hiçbir şey maalesef yoktu.
Telefonların çocukların hayal gücüyle ne gibi bir ilişkisi vardı?
Bunu kendine sorarken internetten evrensel bir müzik aramaya koyuldu. Çünkü yerelde bozulan moral genele dair olanla dengelenmeye çalışılıyordu.
Ve çünkü yerelde her kaybeden evrensel olana sarılıyordu. İnternetten dinlemeye takılan ilkparça BesameMucho adlı İspanyolca bir ezgiydi. Beste ile ilgili olarak 20. yüzyılın en ünlü bestelerinden biri olan BésameMucho, deneyimli bir sanatçı tarafından değil; kelimenin tam anlamıyla “öpücük” sözcüğünün bile neredeyse günah sayıldığı, katı bir Katolik okulunda yetişmiş 16 yaşında bir kız tarafından yazıldı…’iye not düşülmüştü.
O kız diyelim Haleb’in Kürt mahallesinde yaşıyor olsa ve elinde akıllı telefonu olsa, böyle bir besteyi yapabilir miydi?
Belki bu coğrafya da yaşasaydı hayalinde ki besteyikendine sansürleyecekti.
Belki de hayalinden daha başka besteler yapacaktı.
Telefonla her çocuğun ilişkisi muhtemelen farklıydı. Uzaktaki kimisi hiç görmediği bir çiçeğim kokusunu almaya çalışıyordu.Kimisi hiç görmediği bir ülkede bir yaşamı kuruyordu.
Şimdi internetten her algı dalga dalga algılanıyor, neyin gerçek ve neyin yalan olduğunun bir anlamı kalmıyor, ikisi de algı hiçliğinde ve kendi kendine sansürde buluşuyordu.
‘Besamemucho’yudinledikten sonra , mahpushanede kendi tecridini yazan kendi kentinin büyük şairine kulak vermek rahatlatıcı olur diye düşündü.
Onun ‘akşam erken iner mahpushaneye’şiiri yüksek sesle okuma isteği aynı zamanda bir sansür gerçeğiyle karşılaşmasına yol açtı.
Telefonda ki internet arama motorlarından , şiir ile ilgili girdiği sitelerden birinde şiirinin 3.kıtasında, ‘>nisöyler maltada biri’ dizisindeki ‘>ni’ninne demek olduğunu anlamaya çalışıyordu. Çünkü acemi bir şair kalfası olarak‘>ni’hiçbir şeyle anlamlandırmıyordu. Youtubtanşiiri dinlediğinde dize başındaki ‘ >ni’nin aslında‘ Kürd’ün gelini’ olduğunu anlıyordu.
İnternet döneminde ,antoloji iddiasıyla kurulan bir şiir sitesinde, karşılaştığı busansür,kendisine küçükken öğretilen telefonda Kürtçe konuşmama kuralının edebiyatta da geçerli gerçeğiyle karşılaştırıyordu. Telefonda annesiyle konuşmaya korktuğu dilin adı ‘ >ni‘ ile karartılmıştı. Yani şiirin bu tarafı sansürlenmişti.
Hem şaire hem de şiire ayıp edilmişti.
Şimdi telefonda ‘BesameMucho‘dinleyerek sansüre karşı şiir okuma zamanıdır diye düşündü.
Ve şimdi hayatta olmayan annesiyle telefonda Kürtçe konuşarak sansürü yenmek isterdi.
Telefon hem iyiydi hem de çocukken tanıştığı kendine sansürü hatırlatıyordu.
Mesele bu sansürü aşk demlerinde ki gibi aşabilmekti.
Veysi Ülgen